Var git zalim ölüm üç gün ara ver

Hissiyatın güfteli veya güftesiz ahenkli sesler dizisi olarak ifade edilmesi; bir sanat olarak, insanlık tarihi kadar eskidir. Bu sanatın, yerine göre “doping” olduğunu da söyleyebiliriz. Ve bazen onun için “yerel midir; evrensel midir?” tartışmalarını da duyduğumuz olmuştur.

Tarih: 18.01.2016 00:00
VAR GİT ÖLÜM zalim ölüm ÜÇ GÜN ARA VER

Hissiyatın güfteli veya güftesiz ahenkli sesler dizisi olarak ifade edilmesi; bir sanat olarak, insanlık tarihi kadar eskidir. Bu sanatın, yerine göre “doping” olduğunu da söyleyebiliriz. Ve bazen onun için “yerel midir; evrensel midir?” tartışmalarını da duyduğumuz olmuştur.

İlahiler, marşlar, türküler, şarkılar ve enstrümantal olarak sunulan kompozisyonlar; ne kadar sakin aksa da, bir ırmağa yaklaşınca derinden gelen o uğultu; kırılan veya sahile çarpan bir dalga, bir çağlayandan düşen su ve kuş cıvıltıları, sanki dinleyenlerin haleti ruhiyesine göre, her daim yeni bir beste sunar…

Ve rüzgârın da hüzünlü bir bestesi vardır. Sanmayın ki o rüzgar “saba” dır. Eskiler, onun “vakti seherde” garip mezarlarını ziyaret edip, bir avuç toprak attığını rivayet ederlerdi.1 Kim bilir? Belki de şimdilerde zamana uyup, garip mezarlarından sessizce birkaç avuç toprak götürüyordur…

Rüzgârın hüzünlü bestesinde kırılan dallar ve gök gürültüsü “vokalist” olarak rol kapmış olabilir. Ancak ben, rüzgârın kabir taşlarıyla olan muhabbetinden bahsetmek istiyorum. Sessizlerin diyarında, o sesi duydunuz mu? Her bir hece taşının ezelden aşinası olan esintilerin “cümle âlem unutsa da, garipleri ben unutmam” sözlerini fısıldadığı, hüzünlü besteyi hiç dinlediniz mi?
“Hamuşan” kelimesi yıllar önce Galata Mevlevihanesi’ni ziyaretimde, avluda kabirlere ayrılan bölüm girişinde sanki beni bekliyordu. Orada görmüştüm. Tek kelimeyle bundan daha güzel hali tasvir olamaz demiştim. “Susmuşlar.” Orada sukut taşlara sinmişti.

Ve sükût “taşlara siner” de öylece kalır mı? Bâkî âleme açılıp sonra kapanan kapı önünde dinlediğimiz başka bir beste daha vardır. Rüzgârın bestesinden daha hüzünlüdür.  İşte o susmuşların bestesidir… Evet, rüzgârdan sonra duyulan, sükûtun bestesidir. “Beste-i hâmûşan” musikide başka bir boyuttur…

Şu var ki; bu sanatı sunanlar ve sunumun muhatapları hep olacak. Musalla taşından sonraki taş, kabir taşı, besteye dâhil olmak için çok önemli bir eşiktir. Şimdilik, berideyim. Evet şimdilik… İyi bir dinleyici olduğumu da söyleyemem. Bazen bir parçaya takılır kalırım. Dostlara sorduğum da olmuştur: “aynı parçayı tekrar ve tekrar dinler misiniz” diye. Parçanın tamamı olmasa da, kendini fark ettiren bir mısra, bir beyit veya bir melodi uğuldar durur...

“Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver / Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver” bu sözler bir Rumeli türküsünde geçer. Bir halk ozanımızın: “Akıbet alırsın komazsın beni / Var git ölüm, bir zaman da gene gel”2 sözleri de, öteki gibi, öylesine dinleyip veya okunup geçilemezmiş gibi gelir bana…

Çare yok. Âdemoğlunun, sessizlik diyarına yol alan kervanı, ulu bir nehir gibi ezelden ebede doğru, engel tanımadan akmaya devam ediyor. Rivayet olunur ki; evladını kaybeden Lokman Hekim’e “Rahmetlinin derdi, neydi?” diye sorarlar. İki kelimeyle cevap verir: “Dünyaya gelmişti” der. Evet, çare yok. Gelen gider…

Bir hesaplamaya göre; Hazreti Âdem’den günümüze, bu dünyadan o âleme sefer edenlerin 102 milyar civarında olduğu söylenir. Çok erken ölenler, gençken ölenler, yiğitken ölenler ve ulu bir çınar gibi devrilenler… Şairin dediği gibi, musalla önünde el bağlanması veya bir tabutun peşinden atılan üç beş adım, çok geciktirilmiş olsa dahi “kadir bilirlilik” niçin olmasın?3 Hüzünlü son yolculuk merasimleri, bir bakıma uğurlanan faniyle helâlleşme değil de nedir?

Hayat için, ne demişti Cennet mekân üstat? “Püf desen kopacak iplik”.4 Ve hayatın son gerçeği memât üzerine işte Kitab-ı Dede Korkut’tan güzel bir çerçeve: “Bu dünyadan kimler geldi, kimler geçti? / Kervan gibi kondu göçtü. / Ecel aldı, yer gizledi. / Gelimli gidimli Dünya, son ucu ölümlü Dünya…”

Vadenin tamam olduğu o an için, bir edibimizin: “Hepimiz için o meş’ûm şafak sökecek”5 tabirini hatırlıyorum. Sonra bir başkası yankılanıyor kulaklarımda: “Şeb-i arus”.6

Uğursuz şafak veya gelin gecesi. “Uyudun, uyanamadın olacak. / Kim bilir, nasıl nerde..”7 İllâ ki bir bahane, mutlaka olacak. Ve böylece, şairin tabiriyle “Zübde-î Âlem” (Kâinatın özü)8 olan bir Âdem göçecek bu âlemden. Geride kalan, bir isim ve parantez içindeki iki tarihten ibaret dünya hayatıdır. Tarihçe-i hayattan önce, en önce veya dostların matem gâhı olan, son tümsekteki “hece taşında” hayatın en kısa özeti olarak okunacak. “Emaneti şu kadar yıl taşımış” demek için kabir ziyaretçilerine düşen, yalnız zihinden yapılacak basit bir işlemidir.. Ve sonrası; “teferruatla” yüzleşme zamanını bekleme faslıdır. “Cennet bahçelerinden bir bahçede veya..” Allah utandırmasın.

Doğum ve ölüm. Bir yokmuş, bir varmış; bir varmış, bir yokmuş. San ki masal...

Evet, bir merhaleden görünen hayatın iki gerçeğidir, doğum ve ölüm. Gerisi ise ayrıntıdan ibaret izlerdir. Sonra: “Dem de geçer, gussa-i matemde geçer.”9 Ve zaman geride kalanlar üzerinde hükmünü icra eder. Önce gırtlaklardaki düğüm çözülür, takiben gözlerden nem çekilir. Bin bir zahmetle faninin bırakmaya çalıştığı izlerle haftaların, ayların ve yılların cengi başlar. Ganimet olarak paylaşılan unutulmuşluğun yorgunluğudur belki… Taş deyip geçmek olmaz. Yorulmaz olur mu? Zamanla “hece taşları” da yorulur. Şöyle bir uzanmak için, bir tarafa doğru devrilir. Ana toprak, böylesi isteklere de cevap verir ve yorganını usulca üstlerine serer. Ne demişti şair: “Ruhum azat olur, belki mezarım; ayaklar altında düm düz olunca…”10 Olur. Unutulur, düm düz de olur, kaybolur da; ya ayaklar altında, ama mutlaka İsrafil’in Suruyla…

Ne efsun kâr imişsin ey ölüm. Âdem evlatlarını yalnızlaştırıyorsun ve yalnız alıyorsun. “Anayı atayı dün aldın yeter”11 veya “Ölüm sen beni kandıramazsın / Aklımda..”12 diyebiliyor muyuz? Hayır… Lades de çekişemezsin, ikaz da kâr etmez. Sırası gelen gider. Mütemadi çember daralır.

Etrafımızı kuşatan ve giderek daralan bu çember, aslında ruhumuzu sıkıyor. Firara azmettiriyor. Ne diyordu Yunus-u biçare: “Hele bana şöyle gelir, kafesten kuş uçmuş gibi.”



Çocukluk dönemini babamla yaşadım. Rahmetli bizleri vakit namazları için camiye de götürürdü. Bir gün Paşa Camii çıkışında kardeşlerimle babamızı beklerken avludaki masa gibi duran büyük bir taşın üstüne çıkmıştık. Babamız bu taşın üstünde evlatlarını görünce neler hissetti bilemiyorum. Ancak ikaz için söylediği sözler hatırımda: “Bu taş musalla taşıdır. Cenazeler içindir, üstünde oturulmaz.”  Ve bir aralık ayının son gününde o taşa babamın tabutu konmuştu ve kardeşimle önündeki safta el bağlamış, ağlamıştım. Durduğum ilk cenaze namazıydı. Hava soğuk olduğu için kabristana götürülmemiştik.

Ve annemin duasını hatırlıyorum. “Allah’ım sizin acınızı göstermesin.” Önce evladını kısa bir süre sonra eşini kaybeden bir anne, geride kalan altı evladına zaman zaman böyle derdi. Duası kabul olanlardandı. Korktuğu şeyi görmedi. Günün birinde bizler, altı kardeş ana acısını da tattık. Ağabeyimle kabre inerek hemen babamızın yanına bıraktık annemizi.

Ve 2015 yılı, farklı zamanlar, Yukarı Tekke Kabristanına annemin ve babamın yanına ağabeyim ve ailenin en küçüğü, kardeşimizi götürdük. Küçükken sokak başında iş dönüşü babamızı görünce ona doğru koşardık. Bir yarıştı bu. Onlar önce yetiştiler; Mehmet’te, Mahmut’ta artık ebeveyninin hemen yanında. Defin sonrası Susamışlar Konağı’nda birkaç gün Kuran okundu taziye içim gelenlerle birlikte dualar ettik.

Artık, aşirlerde sıklıkla okuman Mülk Suresi ikinci ayetini tekrar ediyorum. Takıntılardan kurtulduğumu söyleyebilirim.
“Ellezî halakal mevte vel hayâte…” diye başlar. “O, ölümü ve hayatı, hanginiz en güzel ameli yapacak diye yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”

Biz fanilerin bağışlanmadan başka neye ihtiyacı olabilir ki?

Abdullah Ş. BEDİRHAN
08.01.2016
________________________________________
1.    Neceti Bey: “Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek / Bir avuc toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı”
2 . Karacoğlan
3.  Bakî: “Kadrini seng-i musallada bilüp ey Bakî / Durup el bağlayalar kurşuna yaran saf saf”
4.  Necip Fazıl
5. Y.K. Karaosmanoğlu  “Erenlerin Bağından”
6.  Mevlana
7.  Cahit Sıtkı Tarancı
8.  Şeyh Galip: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen”
9.  Neyzen Tevfik
10.  Filozof Rıza Tevfik “Bir An-ı Meyusiyet”
11.  Karacoğlan
12.  Behçet Necatigil “Lades”







Tarih: 18.01.2016 00:00
Yorum Bırak