Euro'ya geçmek bize ne kazandırır?

Yaz dönemi, kongre-konferans mevsimi, aile içi işler bu sene üniversiteye giren kızımın LYS sınavı tercihleri, üniversiteye kaydı derken son yazımızı yazalı uzun zaman olmuş.

Tarih: 24.08.2015 09:20
EUROYA GEÇMEK

Yaz dönemi, kongre-konferans mevsimi, aile içi işler bu sene üniversiteye giren kızımın LYS sınavı tercihleri, üniversiteye kaydı derken son yazımızı yazalı uzun zaman olmuş. Yaz dönemlerinde kongre, konferanslar birbirini kovaladığı için de bir süredir yurtdışındaydım, yurda yeni döndüm. ABD’ye gitmeden evvel yorumlarını okuyup takip ettiğim ekonomi yorumcularından birisi olan Sn. Ege Cansen’in 29 Haziran tarihinde Dünya Gazetesi’nde çıkan, “Türkiye için Yeni Hikaye Euroya Geçiş Olabilir” başlıklı yazısı hakkında bir yorum yazmak istemiş, ancak yoğunluktan yapamamıştım. Yazının önce basından ve yorumculardan bahsini dinlediğim zaman, dudaklarımda hemen bir gülümseme belirmiş, aklıma ilk gelen bunun ciddi bir öneriden çok esprili bir dokundurma olabileceği olmuştu. Ancak bugün şimdi yeniden dikkatli okuyunca, anladım ki Ege Bey bu öneriyi ciddi ciddi yapmış! Hernekadar ben bundan espriden, bir zihinsel göndermeden başka bir mana çıkaramasam da o kendisi bulmuş, çıkarmış hem de iktisadi ve ticari gerekçelerle savunmasını yapmış.

Ege Cansen’in görüşleri şöyle: “Türkiye’nin tam olarak euroya geçmesi stratejik bir hedeftir. Euronun yaratılış gerekçesi şudur: İç ve dış ticaretin artması ile milletlerin zenginleşmesi arasında doğrusal ilişki vardır. Ülke içinde ticaret “tek para birimi” ile yapılıyor. Dış ticaret iki para birimi kullanmayı gerektiriyor. İki para dış ticaret hacminin genişlemesini engelliyor. Çünkü ülkeler arasında kur ve faiz farkı riskleri oluşuyor. Bölgesel para fikri de buradan çıktı. Nobel’li iktisatçı Mundell’in “Optimum Currency Area” dediği kavramın gelişmesi böyle oldu. Böylece bölgeye katılan ülkelerin arasındaki dış ticaret iç ticarete dönüştü. Ticari sözleşmelerde satış fiyatı ile maliyet ve finansman aynı parayla yapılırsa “kur riski” ve “faiz farkı” sıfır olur. Bu da üretimi, ticareti ve finansmanı “spekülatif kumar” olmaktan çıkarır. Girişimciler “esas faaliyet kârına” odaklanır, verimlilik artar. “

Şimdi Ege Bey’in penceresinden bakacak olursak yazılanlar yanlış değil ancak eksik, hem de en önemli boyutlarıyla eksik. Ticarette işlem maliyetlerinin azalması, rekabetin artması ile fiyatların düşmesi ve kur, faiz risklerinin ortadan kalkması evet AB’deki “ortak para alanı” (OPA) (euro alanı) nın olumlu sonuç doğuran yanları olabilir.  Nitekim Euroya geçildikten bu yana işlem maliyetlerinde ülke GSYH’larının toplamının yüzde 0,5’i kadar azalma tespit edilmiş, ayrıca gerçekten üretim ve imalatta artan rekabet de gözlenmiştir. Ancak bunun yanında özellikle daha küçük ekonomilerde Euroya geçişle beraber yerli alım gücünü eriten bir fiyat artışı da yaşandığı bilinmektedir. Burada esasen ülke bazında fiyat düzeyi ve enflasyonu ölçümlemek gerekir.

İktisadi teoride OPA’lar sabit kur sistemine emsal gösterilmektedir. Dünyada artık sabit kur pek de geçer akçe bir sistem değildir. Sabit kur sistemi şu iki halden birisi için tercih edilir olarak önerilmektedir: 1) Kredibil para politikası uygulayamayan Merkez Bankalarının varlığı durumunda, özellikle dezenflasyon politikaları uygulanırken; 2) Birbiri ile sıkı bağlar içinde bulunan benzer ekonomilerin yeraldığı bir ekonomik tek para bölge olması durumunda. Ancak ekonomik bölge bulunması tek başına yeterli koşul olmamakta, optimal OPA için ülkelerin 1) Temel yapısal değişkenlerinin de birbirine benzemesi;  2) Ülkelerin benzer şokları yaşıyor olması gerekmekte; eğer bu iki şart da sağlanamıyorsa bu kez: 3) Ülkeler arasında faktör dolanımının yüksek olması gerekmektedir. Faktör dolanımı yüksek ise, bir bölgede durgunluk yaşandığında işgücü buradan ayrılarak hızlı büyüyen ülkeye geçerek iş bulacak, böylece yüksek işsizliği olan ülkenin işsizlik oranı azalıp ülkeler arasında işsizlik oranları para politikaları kullanmaya gerek kalmadan dengelenebilecektir.

Ama şimdi gerçekçi olalım ve Euro alanında yeralan ülkelerin ekonomik yapısal göstergelerine bakalım. Almanya, Fransa, Benelüks ülkeleri bir tarafa ikinci ligde yeralan PİGS olarak adlandırılan ülkelerden Portekiz ile Yunanistan’da büyüme oranları düşüktür. Ayrıca bu ülkelerde yüksek ticaret açıkları vardır. Düşük talep enflasyonu da aşağıya çekmektedir. İtalya ve İspanya’ya gelince bu ülkelerde de düşük büyüme sorunu bulunmakta; her dört ülkede de işsizlik oranları yüksek seyretmektedir. Ülkelerin homojen yapı sergilememesi bir yana, benzer iktisadi şoklar yaşandığı da söylenemez. Ülke bazında talep azlığı, buna bağlı durgunluk, ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Dünya ticaretindeki değişmeler ise gene ihracatı ve dış fazlası olan ülkelere diğerlerine göre farklı yansıyacaktır. Ünlü iktisatçı Mundell tarafından öne sürülen üç şarttan ikisinin sağlanmadığını gördük. Mundell’e göre bu iki şart sağlanmadığında faktör dolanımı yüksek olmalıdır. Oysa Euro alanında  üçüncü şart da sağlanmamakta, işgücü bir ülkeden diğerine geçerek kolayca iş bulamamaktadır. Yani bütün olarak bakıldığında Euro alanında başarılı ve etkin bir OPA kurulduğunu söylemek çok güçtür.

Önceki dönemlerde de ülkelerin bağımsız ekonomik politikalar uygulamasına engel olan tek para, sabit tek kur, tek merkezli para politikası uygulamaları 2008 finansal krizinden sonra politika uygulamalarında katılık ve etkinsizlik yaratmış, bölge ciddi ölçüde ekonomik yavaşlama yaşamıştır. Bu nedenle büyüme ve işsizlik oranları birtürlü toparlanamamaktadır. ABD ise uyguladığı esnek ve büyüme hedefi odaklı politikalarla büyümeyi göreceli olarak daha yukarı taşıyabilmiş, işsizlik oranlarını ise yüzde 5,5’ler düzeyine çekmiştir. AB’nin kendi yarattığı sistem içerisinde en büyük handikapı ülkelerin kendi büyüme, enflasyon, işsizlik vb. temel göstergelerine göre ekonomi politikaları uygulayamamasıdır. Tek kur, tek faiz oranı ile hareket eden AMB ile ülkelerde bağımsız kur ile faiz politikaları kısacası, bağımsız para politikası uygulanamamaktadır. Büyüme düştüğünde  ülkeler büyümeyi hızlandırmak üzere ancak yerel fiyatların düşerek paranın reel değer kaybına uğramasını beklemektedir. Ancak bu yolla  ülkeler uzun süre düşük büyüme, yüksek işsizlik ile yaşamak zorunda kalmakta, fiyatlarla ücretlerde de deflasyonist baskılar yaşanmaktadır.

Şimdi kendi içinde optimal olamayan, hatta ekonomik hedefleri ve beklentileri ne kadar yakaladığı oldukça şüpheli olan, kendi içinde sistemi devam ettirip ettirmeme konularının tartışıldığı bir iktisadi birliğe ve bunun para sistemine girmeyi düşünmek zamanı mıdır? Belki de ülkeler kendi kararı ile bu sistemi sona erdirecektir. Ancak her şeye rağmen, bu sistemin sürdürülme kararlığı varsa (ki ben Avrupa’da katıldığım son Kongrede yoğun bir tartışma ortamı olduğunu ve AB ve Euro sistemini savunanların bu eleştirileri cevaplarken seslerinin pek de güçlü çıkmadığını gözledim) o zaman da şu iki soruyu ve bunlara bağlı olan üçüncüyü sormak gerekir: 1) Türkiye’nin temel ekonomik göstergeleri AB ülkeleri ile benzeşmekte midir? 2) Ekonomik şokları AB ülkeleri ile benzer midir? 3) Bunlar sağlanmazsa işgücü mobilitesi yüksek olabilecek midir?

Türkiye ekonomisinin temel özellikleri dışa bağlı üretim yapısı, yüksek ticaret açığı, yüksek (yüzde 6,5) cari açık, düşük tasarruf oranları, sıcak paraya bağlı büyüme tablosu ile dışarıya, hem ithal sanayi girdisi hem de sıcak para girişleri ile çok bağlı bulunan ekonomik büyüme nedeniyle döviz kurlarına karşı taşıdığı kırılgan yapıdır. Son dönemde bunlara bir de düşük seyreden büyüme eklenmiştir ancak bu küresel konjonktürün bir sonucu olup tüm ülkeler için geçerlidir. Türkiye’de temel iktisadi şoklar ise döviz kuru hareketleri, sıcak para akımlarının durması, yurtdışı kredi arzında daralma ile enerji fiyatları olabilecektir. Tüm bu yapısal özelliklerin AB ile benzeştiğini kim söyleyebilir? AB de yapısal sorunlar içindedir ama ekonomik büyüme ekseni Türkiye ile aynı çizgide değildir. Türkiye daha çok TBRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) ile kıyaslanmaktadır. Bunun  dışında Türkiye malesef yanlış politika uygulamaları nedeniyle son dönemde Hindistan, Endonezya, Brezilya, ve Güney Afrika'nın içinde yer aldığı "Kırılgan 5'li" ye dahil edilmiş, bunlara  Arjantin, Rusya ve Şili'nin de katılmasıyla grup kırılgan sekizli olarak anılmaya başlanmıştır. Bu ülkelerin ortak özelliği dış açıkların ve borçluluk oranlarının yüksekliğidir. Türkiye hernekadar ülke olarak dış borç yönetiminde ustalaşmışsa da sözkonusu yapının yapısal tedbirlerle değiştirilmesine ihtiyaç vardır. Esasen son tek parti iktidarı zamanında çoktan gerçekleştirilmiş olması gereken bu yapısal  tedbirlerde önceki fırsat kaçırılmıştır.

İlk iki şartın sağlanamadığını ifade ettik. Şimdi bunların olmadığı durumda üçüncü şart olan yüksek faktör dolanımı olabilecek midir bunu soralım kendimize. Türkiye ucuz işgücü ve genç nüfusu ile Avrupa için işgücünü bollaştıracak ve ucuzlatabilecektir elbette. Ancak kendi içinde bile sağlanamayan bu esnek dolaşımın kültürel ve dil farklılıkları yüksek Türk işgücü ile sağlanması pek mümkün görünmemektedir. Kaldı ki işgücümüz ne ölçüde kalifiyedir?

Ben Euroraya geçelim fikrinin hangi gerekçe ile akla yakın gelmeye başladığını pek anlayamadım. Ancak bence esas önerilmesi gereken tedbirler şunlardır: Türkiye yapısal tedbirlerini alarak kırılgan ekonomi sınıflamasının dışına çıkmalıdır. 2) AB kendi iktisadi bölgesinde yeni yapısal tedbirlere başvurmalıdır. Örneğin şöyle bir sistem uygulanabilir belki de (tartışmaya açıktır!!):  Euroda kalabilmek için belirli büyüme, enflasyon, işsizlik vb. oranlar belirlenmeli, bunları sağlayamayan ülkelerin Euro dışına çıkarak ekonomilerini yeniden istenen düzeye getirmeleri beklenmeli. Sorunlu ekonomiler böylece anılan dönemde göstergelerini istenilen düzeye taşıyacak esnek para politikalarını uygulayabilecek, durumlarını düzelterek yeniden sisteme girebilecek,  Euro alanı ise  daha homojen kalabilecektir.

Son söz: sistem değiştirerek sorun çözülmez sadece sorunlar bir sistemden diğerine aktarılır!

Tarih: 24.08.2015 09:20
Yorum Bırak