Son haftanın ekonomik tartışmaları üzerine

Son günlerde hararetlenerek ekonomik gündemde ilk sıraya oturan tartışma ekonomide faizlerin yönünün ne olması gerektiği,

Tarih: 16.02.2015 10:54

Son haftanın en sıcak tartışması üzerine: Enflasyon ve Faiz

Dr. Zeynep CİRELİ / Sagduyuhaber.com

Son günlerde hararetlenerek ekonomik gündemde ilk sıraya oturan tartışma ekonomide faizlerin yönünün ne olması gerektiği, faiz, enflasyon arasındaki ilişki ile faizin sebep mi yoksa sonuç mu olduğu üzerinedir. Sayın cumhurbaşkanının TCMB politikalarına direk müdahale sayılacak bir tonda faizlerin yüksek seyrettiği şeklindeki açıklamasının ardından 20 Ocaktaki PPK toplantısında haftalık repo faiz oranları 0.50 baz puan düşürülerek 7,75`e indirilmiştir.

Önceki yazımızda ifade edildiği üzere, faizler yükseldiğinde yatırımlar, tüketim azalacak, gevşeyen talep etkisiyle enflasyon baskısı zayıflayacaktır. Oysa kabaca bir yaklaşımla Türkiye`deki gelişmeler faizler arttığı zaman ekonominin soğumadığını, tersine eski başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı doğrular şekilde ısınarak enflasyonun gene de yükseldiğini ortaya koymaktadır. Bunu grafik 1`de faiz oranı ile enflasyon arasındaki doğrusal ilişkiden de takip edebiliriz. Önceki yazımızda bu durumun sermaye hareketleri serbestisi nedeniyle, faizler arttığında yurtiçine giren yabancıfonların yarattığı likidite bolluğu sonucunda yaşandığını ifade etmiştik.

Grafik 1: Enflasyon (INFCPI) ve Faizler (R1)

O halde ekonomik teorinin tersine TCMB enflasyonu düşürmek istediğinde faizleri arttırmamalı mıdır? "Faiz artışı nasılsa enflasyonist olacak, biz hiç değilse ekonomiyi büyütmek adına faizleri düşürelim" diye mi düşünülmelidir? Çok kısa vadeli bir bakışla, önümüzdeki birkaç ayda ekonomiyi iç taleple büyütelim şeklinde düşünerek bunu yapabiliriz. Hatta faizler düşünce değer kaybeden TL sayesinde net dış talep (X-M) de artabilir.

Ancak bunun üç değişik açıdan sakıncası yaşanacaktır; 1) Faizler uygulanan para politikasının başlıca ve önemli aracı olup piyasaları yönlendiren sinyal niteliğindedir. 2014 sonu itibariyle TÜFE’ye göre yıllık enflasyon yüzde 8.2, Ocak sonunda ise yüzde 7.2’dir. Döviz kuru, emtia, gıda fiyatlarında belirsizlik ve riskin sürdüğü durumda haftalık repo oranını 7.75’e çekmek sağlıklı değildir. Kaldı ki, yıllık enflasyon beklentisi 7.50, 24 aylık beklenti ise 6.75 dolayındadır. Bu durumda merkez bankası temkinli duruşunu sürdürüp, piyasalardaki enflasyon beklentilerine göre bir oran belirlemezse kredibilite aşınması yaşar; 2) Ekonomiyi büyütmek adına gerçekleştirilen bu indirim sonrasında ısınan ekonomi, orta vadede enflasyonun iyice artarak bu kez faizlerin önceden öngörülmedik yüksek ölçüde arttırılmasını gerektirebilir.

Üçüncü etki ise hâlihazırda piyasalarda fiilen yaşanmıştır: 3) Faizlerin düşürülmesi, Türkiye’ye giren yabancı sermaye akımınızayıflatarak döviz arzını kısacak, TL değer yitirecektir. Nitekim son dönemde uygulanan politikalarla ABD doları 2.50 seviyelerine ulaşmıştır. Tabi ki sermaye girişlerindeki azalma, yukarıda ikinci paragrafta söze dildiği gibi likiditeyi azaltarak, ters yönde talebi kısıcı etki de yaratır. Ancak basiretsizce faiz azaltılmaya devam edilirse, bu güven aşınması spekülatif döviz hareketlerine yol açacak, bu hareketler fiyatlar üzerinde reel talep ve büyümenin etkilerinin önüne geçecektir.

Faizleri arttırmak enflasyonu tek başına durduramıyorsa ne yapalım? Faiz arttırırken enflasyon daha da baskılanmak isteniyorsa, önceki yazımızda söz edilen makro ihtiyati ve ilave parasal tedbirleri almak gerekir. Örneğin munzam karşılık oranlarında artış, bireysel krediler üzerine getirilecek ilave fon, vergiler vb.

Yaptığımız çalışmalar göstermektedir ki Türkiye’de son dönemde enflasyon dinamikleri üzerinde talep taraflı hareketlerin etkisi sınırlıolup, arz tarafından üretim maliyetlerininetkisi daha baskındır. Bu çerçevede marjinal üretim maliyetleri büyük ölçüde döviz kurundan, ithal girdi fiyatlarından etkilenmektedir. Dolayısıyla faizi arttırmanın sonucunda enflasyon tam olarak baskılanamasa da faizlerde suni indirim sonucunda bundan daha fazla ve güçlü bir enflasyonist sarmal içine girileceği muhakkaktır[1]. Üstelik artan dövizin genel fiyat düzeyi üzerinde yaratacağı artış, ücret endekslemesi yoluyla nominal ücretleri de yükseltecektir. Ücretler ise Türkiye’de 2000’li yıllarda Phillips eğrisi analizinde fiyat düzeyi üzerinde en belirgin etkiye sahip maliyet unsuru olarak öne çıkmaktadır.

Son söz: İstikrarlı, sürdürülebilir büyüme para politikası araçlarıyla oynamakla gerçekleştirilemez. Bunun yolu planlı sanayileşmekten, teknoloji, AR-GE odaklı stratejik üretim yapısı kurmaktan geçmektedir. TCMB’ye baskı yapmak fiyat istikrarını bozmaktan başka birşeye hizmet etmez. Üretimin planlanacağıadres TCMB değil, Kalkınma Bakanlığı (eski DPT), Ekonomi Bakanlıkları ile ilgili müsteşarlıklardır.



[1]Kaldı ki ABD faiz artırım beklentisi nedeniyle zaten piyasalarda beklentiler bozulma eğilimindedir.

Tarih: 16.02.2015 10:54
Yorum Bırak