DİRİLİŞ ERTUĞRUL

Milletimiz, şanlı tarihinin altın sayfalarını yana-döne okuduğu ve hatırlatılmasından fazlaca haz duyduğu dönemler olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu gerçekten haberdar, uygun zamanda vaziyet etmiş ve milli mefahirine saygılı bir kadronun, televizyon dizisi “Diriliş Ertuğrul” desem, afakî yorum yapmış olmam sanırım.

Tarih: 18.05.2017 00:00
DİRİLİŞ ERTUĞRUL

ABDULLAH Ş.BEDİRHAN

Milletimizin, şanlı tarihinin altın sayfalarını yana-döne okuduğu ve hatırlatılmasından fazlaca haz duyduğu dönemler olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu gerçekten haberdar, uygun zamanda vaziyet etmiş ve milli mefahirine saygılı bir kadronun, televizyon dizisi “Diriliş Ertuğrul” desem, afakî yorum yapmış olmam sanırım.

İşte bu hassasiyet, günümüz şartlarında “reyting” için hazırdaki paydır. Reyting payına katkıda bulunduğunu ifade edebileceğim başka bir faktörün de, Ortadoğu coğrafyasının içinde bulunduğu durum ve dolayısıyla yaşanan sıcak atmosfer olduğunu düşünüyorum.

Bunun “niçin”i, “nasıl”ı tartışılabilir. Ancak, şu kadarını söyleyim: Milli güvenlikle ilgili kuşkuların arttığı sıkıntılı dönemlerde görünen, milli iradenin refleksidir. Bir bakıma öz güvenin takviyesi için kahramanlara ve bunların hikâyelerine duyulan ihtiyaç olarak kendini gösterir. Bu bize özgü bir hal de değildir. Böylece bir millet, önce kendine sonra dosta -  düşmana “İşte biz buyuz” demiş olur.

Son zamanlarda Tv Dizilerinde görülen “hamaset” de bu yüzden rastlantı değildir. Yani müşteri var, zaman uygundur.
Reytinge dönecek olursak; hepsi bu değil şüphesiz. Devamı ve önemlisi; bu sanatı sergileyenlerin, sanat adına ortaya koyduklarında aranacaktır…

Ben de tam burada, bir şeyler arayacağım ve malum dizide sanat adına sergilenenler üzerine söyleyeceğim sözler olacak…

Evvela, film konusunda amatörce uğraşmış biri olduğumu söylemeliyim. Fakülte yıllarıydı. Almanya’daki ağabeyim kamera hediye etmişti. Ben de bu işin tekniğini kapmak için, muteber kitaplar edindim. “Filim Yapımı Yönetimi Tekniği”, “Senaryo ve Yapım” ve diğer kitaplardan hobim için çok kıymetli bilgiler edindim. Ve böylece hareketli hayatı olduğu gibi resmetme tekniğini kullandım. Ve çekmiş olduğum 15 dakikayı aşan bir film Akıncılar Ankara İl Teşkilatının sinema salonunda düzenlediği gecenin programında yer aldı. Bu çalışma, 1978 yılı yaz tatilinde Akıncılar Teşkilatı’nın öğrenci kampının “bir günü” idi. Program sonrası Akıncılar Genel Merkezi’nde, bu günlerde “Sevda Kuşun Kanadında” dizisinde genel yönetmen olarak imzası olan Mesut Beyle karşılaşmıştım. Bana: “O filmi senin çektiğin söylendi. Filmimin Almanya galasında (Sanırım ‘İlenç’ filmini kastetmişti) senin filmine de programda yer vermeyi düşünebilirim. Filmde montaj da var. Onu nasıl yaptın?” diye sormuş ve bu konuşmada Mesut beyden sitayişkâr cümleler işitmiştim. İl Başkanımız da: “Programımız eleştirildi ancak, senin filmine kimse bir şey demedi” gibi dolaylı bir ifadeyle olayı özetlemişti. Tabi ben o akşam özellikle programı izlemeye gitmemiştim.

“Peki, bu filme ne oldu?” diyenler olabilir.

Marmara denizi, Yalova sahili ve gurup vakti ve bir yumruk havada ve güneşle rekabette. Ona “sen batsan da ben batmayacağım” diyor. Ve orman koynunda bir kamp, “Yeniden büyük Türkiye” idealini şiar edinmiş yüz genç.. İşte “hayali cihan değer” diyebileceğimiz filmde bunlar vardı…

Ancak,1980 Darbesi filmin “son karesi” oldu. Bu çalışmanın, darbecilerin elinde yeni bir senaryoyla vizyona girme endişesi, onun sonunu hazırladı. Bu mevzu ile ilgili edinebildiğim mini rapor şu olmuştu: “Bir film bu kadar mı güzel yanardı.” Evet, o film yanarken dahi güzelmiş…

Diriliş Ertuğrul’a dönecek olursak:

Dizi hakkındaki haberler gösterime girmeden başlamıştı. Ve dizi için “parça satın alındığını” öğrendik. Sonra da, 43. Pantene Altın Kelebek Ödülleri töreninde yaşananları."Yılın En İyi Dizisi" ödülünü alan yapımcı ve senaristinin teşekkür konuşması yapmasının engellenmesine sebep, dizinin yapımcısı ve senaristinin ödül törenini protesto ederek aldığı ödülü kuliste iade ettiğini; sonra illet olduğum bir sanatçının diziyle dalga geçtiğini ve tepkiler üzerine geri bastığını öğrendik. Hepsi bu değil şüphesiz. Ancak bu kadarı yeter.

Bu dizinin, mevcut şartlar içinde emsalleri arasından sıyrılmış ve öne çıkmış olması izlenme oranları, ödüller vs. onun mükemmel olduğu anlamına gelmez. Pür azamet tekrarlanan: “Ben ki Süleyman Şah oğlu Ertuğrul” nidası ancak bu diziyi, dizi hurdalığına götürür. Gönül ister ki; bu maddi manevi büyük gayretin mahsulü, “dizi klasiği” olsun. Eskimeyen yeni; velhasıl, her dem taze kalsın. Kalır mı? Bunu zaman gösterecek…

Yanlış tarih öğretiminden geçmiş birilerinin yanlış tarih anlatımıyla karışı karşıyayız.

Nasıl mı?

Gösterimde olan, netice itibariyle “hikâye ve karakterlerinin ilham kaynağı tarihimiz” olduğu ifade edilen bir tv dizisidir. Ancak, aralara serpiştirilen birkaç sevda hikâyeciği olmasa, ana konu sanki belgesel üslubunu hatırlatıyor. Genel çekimlerde zaman zaman gördüğümüz, “oba” görüntüleri bize: “İşte burada bir insanlık kaynıyor, diri bir sosyal hayat var” demiyor. Sanki boş. Niçin o çadırlar arasında yüzlerce çocuk “oba turu yarışması” yapmasın. Çocukların gençleşme, gençlerin “alpleşme” serüveni ayrı ayrı ilginç hikâyelerle yansıtılmasın. Niçin hamile  bir anne; adeta “Hicretin” bereketini de lisan-ı hal ile yansıtarak ve ayrıca kucağında, sırtında ve elinden tuttuğu çocuklarıyla günlük hayat içinde arz-ı endam etmesin. Peki, dizide görünen nedir? İki hamile kadın, iki de çocuk. Gözümüzden kaçmıştır diye, haydi sayıyı bir miktar artırayım. Durum değişmez. Bu anlatımla “doğum kontrolünde Kayılar çok başarılıydı” gibi bir kanaat ancak böyle oluşturulabilirdi. Sonra bir de çocuklardaki “alp” giysisi dikkat çekiyor. Ve insanın; “Yönetmen veya senaristimiz 23 Nisanlarda general elbisesi giydirdiğimiz ve bunun büyüsünü hâlâ üstünden atamamış çocuklarımız mıydı?” diye sorası geliyor.

Dizide “yokların” eksikliği, o lisanı “kekeme” yapmıştır diyebilirim. Çocukların oyunlarındaki yarışma azmi, işlenebilirdi yok. Çadırlar arasındaki komşuluk ilişkileri; obanın yerli halkla teması, yardımlaşma ve fedakârlık şuuru anlatılabilirdi yok yok. Peki, olan ne mi? Jön (esas oğlan) gitti, geldi, kesti ve biçti. Ne olacağı belli, niçin olduğu ise bileği kuvvetli birkaç cengâverin bir araya gelmesidir. Biraz abartayım, sanki üslup: İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet fethetti. Surlara bayrağı Ulubatlı Hasan dikti. Osman Paşanın koluyla on bin top birden patladı. Gazi hazretleri bir milleti yeniden yarattı (haşa). Zorun her zaman muhatabı ve meftunu olan, bütün yükü sırtında taşıyan, canıyla imtihan olan Milleti ve onun içindeki cevheri, fedakârlık ruhunu küçültüp görmezden gelip büyük kahramanlar, liderler çıkaran anlatım, işte bu yanlış anlatımdır... Evet, milletiyle at başı gitmeyen büyük kahramanlar çıkarmak milleti küçültmektir. Onun azmini kırarak çaresizliği öğretmektir. Konumuzla alakalı tipik bir örnek olacağı için bir cümleye burada yer vermeliyim. Bazen proje gereği ayar (verilen ‘ayak’) uzaklardan da gelebilir. İşte o söz: “Eşi emsali olmayan insanlar yüz yılda nadiren gelir. Şu talihsizliğimize bakın ki 20. Yüzyılın dâhisi Türklere nasip oldu ve kader onu bizim karşımıza çıkardı.” Sonra bu sözleri bizimkiler dağa, taşa velhasıl yazılabilecek her yere yazdı. “Aman ha bunu iyi öğrenin” dendi. O sözlerle tanımlanan insan ise Milletimizin cevherine, büyüklüğüne işaret ederek “Bu Millet gerektiğinde daha nicelerini çıkarır” diyordu. Bunu duymazdan geldiler.

Bu İngiliz Başbakanı babamızın oğlu değildi. Bizim insanımızı mı göklere çıkarıyordu, yoksa başka bir amacı mı vardı? “Bu insanlar yüz yılda nadiren gelir” derken “Şansı kullandınız; bundan sonra beklediğiniz gelmez, direnmeyin akıllı olun” mu diyordu? Sonra “Kader bizim karşımıza çıkardı” derken nefsimize uygun yorum: “Biz boyumuzun ölçüsünü aldık” olabilir miydi? Yoksa: “Yol haritasını birlikte hazırladık” iması mı vardı? Zira bu sözler, fitne fücur işlerindeki şöhreti dünyaca tescil edilmiş bir milletin Başbakanına aitti. Söz nerde başladı nereye geldi denmemeli. Zira konumuz “Diriliş” dir. Mademki bu dizi ile ötelerden taşınan “zaman diriliş zamanı” gibi bir mesaj vardır, o halde “ülke, devlet ve insanı yönetme sanatı” olan siyasetin içindeyiz demektir. Yani gaza gelip verilen “ayak” üzere fikir üretmenin, “biz tarihi böyle okuduk” demenin alemi yok..



Evet, şimdi biraz araziye çıkalım.

Tarihi filmlerin cazibesini artıran “tali planda” önemli üç unsur olduğunu söyleyebilirim. İnsanlar tarafından tahrip edilmemiş, çirkinleştirilmemiş tabiat manzaraları ilk sıradadır. İkincisi: Ecdadımızın evcilleştirdiği ve İnsanoğlunun altı bin yıllık yol arkadaşı olan; asil duruşuyla hep dikkatleri çeken “at” ve onun sunduğu görsel güzellikleri izleme arzusu ve diğeri de, hayatı kolaylaştıran devrin teknolojik ürünleri olan alet – edevat, basit makinelerin sergilenmesidir.

Bu dizi için uygun arazi araştırması mutlaka yapılmıştır. Ancak gördüklerimiz seyredenleri 13. yüzyıla götürmez. Zira cengâverlerin at koşturup küffarla cenkleştikleri yer göz doldurmuyor. Tahrip edilmiş, çirkinleşmiş bir arazi. Görünen: Çam, ardıçtan sonra o coğrafyada tutunmaya çalışan ikinci nesil diyebileceğimiz birkaç yıllık kavak ve söğüt ağaçları olan arazidir. Teselli için mazeret mi bulmamız gerekiyor? 15.yüzyılda Anadolu’ya gelen “Emir Timur’un fillerini salkıyan ormanlar henüz yetişmemişti” mi diyeceğiz?

“Atlar” gösteri boyutunda, bu dizide yer alıyor mu? Yavaşlatılmış çekimlerde at mı, yoksa süvarisi mi öne çıkarılıyor? İkincinin önde olduğu kesin. Hâlbuki O kültürde at ve yiğit, at başı gider. At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır…
İşte bir efsane: Hakan Atilla, atı “Altıncal” ile konuşur ve “Dünyada fethedeceğim yer kalmadı Altıncalım bahtını bağlamayım, var git” diyerek onu araziye salıverir. Altıncal kanatlanıp uçar ve gökyüzünde kaybolur. Bu efsane böyle bitmez. “Son”dan önce, bir cümle daha vardır. Şöyle: “Bu dünyaya Hakan Atilla’dan daha cengâver birileri geldiğinde Altıncal o yiğitler için yeryüzüne inecektir.”

Kayıların yoldaşı olan atlar, rüzgâr kanatlı Cennet Atları mıydı? Bilmiyorum. Ancak bilinen, bilinmesi gereken şu ki; bu “keçi çobanları” yoldaşı ile bir bedendi. İyi at biniyorlardı. Mademki anlatılan böyle bir hayat; niçin o obada, at terbiyesi veya gösterisi için bir seyir alanı olmasın? Ve her bölümde olmasa bile makul aralıklarla iyi at binen ustaların birkaç dakikalık gösterisine yer verilmesin. Tabi gösteri denince hemen bir başkası akla geliyor. Belli ki, Kayıların şu “Kılıç Kalkan Oyunu” Bursa folklorunda minyatür hale gelmiş ve altı kişinin tek ayak üzerinde zıplayıp kalkana kılıcın yanıyla dokunduğu figürde donmuş. Donan, taş kesilen yalnız folklor mu? Bir de kabukta kalıp öze nüfuz edemeyenler var. Bunu Süleyman Şah: “Haydi gençler kılıç kalkan oynasın” dediği zaman gördük. Dizi izleyicisi, otağında pür azamet ve pür dikkat çetin bir cenk yönetircesine komutlar gönderen Süleyman Şahı görmek isterdi. Seyreden bu sahnede de umduğunu değil bulduğunu seyretti…

Ne mi yapılabilirdi?

Mesela, başarılı bir “Halk Dansları Topluluğu”na 100 -150 kişinin yer alacağı “kılıç kalkan oyunu” sipariş edilebilir; alplerin bu oyunlarda talim yaptığı kanaatini oluşturacak ciddi figürlerin de bulunması özellikle istenebilirdi... Çarpışan kılıçlardan kıvılcımların saçıldığı bir tablo hayal edin. Ve böylece talimhanede acemi Alplerin talim adına sergiledikleri o iğreti hareketlerini de görmemiz gerekmezdi.

“Rolün küçüğü olmaz.” Film sektöründeki beylik cümlelerden biridir. Ve bu cümleyle aslında titizliğe işaret edilir. Film karesinde görünenler iki - üç saniye de olsa “oncağız kusur kadı kızında da olur” veya “seyreden öyle kabul etsin”, “öyle sansın” yaklaşımından uzak durulması gerekir. Ancak basiret bağlanır, gaflet basar ve bir şeyler görünür. Hepsini sıralamanın da gereği yok.

Bir sandık, bağdaş kurup oturan Vezir Saadeddin’in yanına muhafızları tarafından bırakılır. Vezir de bu sandığı istifini bozmadan kulplarından tutup önüne alır ve muhatabına içindekileri gösterir. Sandık (altın veya gümüş) para doludur. Garabet işin şurasındadır. Şimdi bu sahneyle “vezirin bileği kuvvetliymiş” mi denmet isteniyordu? Yoksa bir şeyler mi atlanmıştı? Zira “altın metali” özgül ağırlık sıralamasında üçüncüdür. Yani bir sigara paketi hacmindeki külçe 2.250 gr dır. Gümüşte bu ağırlık yarıya düşer. Kısaca vezirin yaptığı hareketi “değme babayiğit” bile yapamaz. Gerçi Türk seyircisi; buldukları hazineyi bez torbaya doldurup bu vaziyette İstanbul caddelerinde koşuşturan dört kafadara güldüğü olmuştur. Ancak dizimiz komedi türünde değildir.

Yemek sahnesi; ekmekler bölündüğünde görüyoruz ki birinci sınıf kepeksiz undan imal edilmiş, kar gibi beyaz. Sanki dizi tedarikçisine: “Yarın ziyafet çekimi yapılacak gelirken marketten şu kadar bazlama ve Trabzon ekmeği al”   talimatı verilmiş. Ekmek fırınlarının; tam buğday unundan, çavdar ununa kadar ürün yelpazesini bir hayli genişlettiği düşünüldüğünde; birilerinin gafleti hoş kaçmıyor. Tabir caizse sırıtıyor.

Bamsı’nın kuyu başı sohbetinde, çıkrıkla kuyudan su çeken kovanın fıçı yarısı gibi ahşaptan imal edilmiş olduğu dikkatimizi çekiyor. Sonra kilimhanede gördüğümüz, yün eğirmek ve ip sarmak için kullanılan çıkrık eğer o çağın ürünüyse, kuyu çıkrığı da, kuyu da öyle olmamalıydı demek geliyor içimizden.

Bir sahnede nacakla parmak kalınlığında bir dala vuran birini görüyoruz. Daldaki nacak izinden iki vuruşta da kesemediği anlaşılıyor. Çünkü vuruş açısı yanlış. Nacağı eline ilk defa alan öyle vurur. Hâlbuki devir, omuz üstünden kele düşüren cengâverler dönemi. Daldaki kılcal su kanalları kısa mesafede toplanırsa, bu kanalların direnci nacağı tutanı işte böyle madara eder. Vuruş açısı, kamış kalemin mürekkebe batan ucunun kesiliş istikametinde olması gerekir. İşte o zaman her nacak vuruşunda bırakın parmak kalınlığını, bilek kalınlığındaki dalların tabancadan fırlayan boş kovanlar gibi fırladığı görülecektir.

Sonra; bahar ayında, kıştan kalma gazellerle at izlerin kapatma gayretini gördük. Sanki tozlu yollarda at izi siliniyor.
Kilimhane; oba ekonomisinin önemli merkezlerinden biridir. Şehirli hanımlar seyranlık giysileriyle tezgâhlar arasında görülür. Ancak onların kilim tezgâhlarına ilgisi bir turistin çevresine ilgisi kadar bile değildir. Tabir caizse tezgâhlar onlara bakar. Bir ara kafes tellerinden daha seyrek atkısı olan bir tezgâh da göze çarpar. Yüklü kilim siparişlerinden söz edilir; ancak, tezgâh başında hünerli kınalı parmaklar sanatını konuştururken görülmez.

Bir başka konu, Halime Hatunla ilgilidir. Bu hatun saray terbiyesi almış ve genç yaşta çetin iktidar mücadelesinin içinde bulunmuş ve canıyla - canlarıyla sınanmış biridir. Böyle birinin değişim modeli olarak Kayı Obası’nı nasıl etkilediği, Ertuğrul’a siyaseten yardımı, ilginç bir şekilde işlenebilirdi. Gerçi başlangıç yapılıp yarım bırakılan sahneler de olmadı değil. Mesela, zehirlenen Ertuğrul’un öldüğü obaya duyurulduğunda söz Halime’deydi. Meseleye nüfuz etmiş eğitimli birinin duruşuna bakarak, Çavdar Obası beyi: “Ertuğrul’u hallederiz. Ama bu hatun çok akıllı; onunla ve evlatlarıyla nasıl baş ederiz, endişeliyim” diyebilmeliydi. Olmadı. Netice itibariyle “senaryonun esin kaynağı tarihimiz”  ise bu kekemelik niçin, diyorum. Sonra haksızlık yapmış olmayım; belki de, rahmetli Fethi Ağabeyin (Gemuhluoğlu) dediği gibi: “Kadının okumuşu da, okumamışı da birdir” cümlesinden mülhem, “biz Ertuğrul Beyimizin şöhretini kimseyle, hele bir kadınla paylaştırmayız” denmek isteniyordur, düşüncesine varıyorum.

Şimdi sahnenin başına dönelim. Heyecan doruk noktada ise, kitleyi susturmak yanlıştır. Dizide bunun doğru uygulaması “tekbir” komutuyla yapılmaktadır. Beylerinin öldüğü haberiyle adeta cinnet getiren bir kitleyi nutukla teskin etmek zordur. Yapılması gereken: Muhyiddin Arabi ile tatbikatını gördüğümüz “zikir” halkasının oluşturulmasıdır. Zikir hali, agresif hareketler sergileyen halkı tevekkülün huzuruna sevk ederken aynı zamanda görselliğiyle de güzel bir çözüm olabilirdi. Ve gecenin karanlığında cehri (açık) zikrin lahuti esintilerini kilometrelerce öteden dinleyen, Kayılardan önce alperenler ve dervişleri tanımış olma ihtimali olan yerli halk üzerinde, bu yankıların nasıl bir merak uyandırdığı yansıtılabilirdi… Bu anlaşılabilirdi. Hoş da olurdu. Bu ara şunu da belirtmiş olayım: Ezanda kulağı olan biri olmama rağmen, Hanlı Pazar’ın fethinden sonraki merasimde, başından sonuna kadar ezan okunmasını anlayamadım.

Geyik boynuzlu asasıyla bir Geyikli Baba vardı. Seyirci onu: Bilge, takva, yardımsever, yürekli, ve yerine göre cengâver olarak tanıdı. En son göç yollarında kafileyle birlikte ve o ilginç asasıyla yollardaydı. Başına bir hal mi geldi? Ana hikâyeyi soluklandıracak bir hayli ilginç konu bulunmazsa demek ki, yol kazaları kayıplar kaçınılmaz hale geliyor. Demir ustası savaşçı yapılıp öldürülüyor, alplar ölüyor veya ölümcül yaralarla hekimbaşına iş çıkarıyor, bir bey ve güzel kızı oba ortasında kılıçla infaz ediliyor. Yok, lafın tam burasında “katiller” diye bağırmayacağım. Doğan ölürde. Ben Dadaloğlu’nun ünlü dizelerini hatırlıyorum: “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.”

Aslında Dizimizde üzerinde durulmayan; Kayılar hakkında yerli halkların ne düşündüğüdür. Nasıl olsa “seyreden yapılan iyiliklerden haberdar” dolayısıyla “onların reyi belli” ön kabulüyle hareket edilmesi uygun kaçmıyor. Aslında seyirci de tam emin değil. Nasıl mı? Tamam, öldürülmek üzere olan bir Ermeni köle satın alınıp azat edilir. Gelişen olaylar neticesi bu azatlı köle (Haçaturyan): “Beyim, bana yapılan iyiliğin altında kalmam” diyerek altın madenini müjdeler. Minnet altında kalan Ertuğrul dur. Olacak bu ya; yerli eşkıya Beyimizin ismini kullanarak Ertuğrul ve arkadaşlarına saldırır. Hemen oracıkta hadleri bildirilir. Dağlarda dahi emniyetin sağlandığını bu kılıç artığı eşkıya mı, gidip yerli halka anlatacak?

Bir de son bölümde gördüklerimiz var. Günümüzde denenmiş ve muteber addedilmiş yöntem transfer edilmiş. Fakir yerli ahaliye yardım yapılıyor. Gıda paketleri gönderiliyor. Pardon, gönderilen gıda çuvallarıdır. Henüz Obamızda toprak zirai üretim (ekim – dikim) işleri için kullanılmamakla birlikte, hayvancılıktan kazanılan ve Hanlı Pazar’ın getirisi yardımın finansmanını fazlasıyla karşıladığı anlaşılıyor. Nohut, fasulye gibi bakliyat ürünleri göze çarpıyor. Bir de arabalara yüklenen ve kenarında bir “cemaziyülevvel tarihi” eksik olan o torbalar, sanki içinde yün varmış gibi el dokununca ırgalanmasa ne iyi olacaktı. Ama seyreden bunu da görüyor.

Yerli ahali ile “barış içinde birlikte yaşamak” adına, iyi niyetin tezahürü olan bu hassasiyetler; gergefteki büyük nakşın oluşumunda, bir düğüm mesabesindedir. En anlamlı düğümler bu haliyle henüz atılmamış gibi. O nakşın tamamını 15.yüzyılda (İstanbul’un fethi sırasında) Ortodoks Grandük Notaras “Şehirde kardinal külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim” demek suretiyle tasvir etmiştir. Demem o ki; bundan sonra atacağınız düğümler o büyük nakşa gölge düşürmesin.

Bazı sahnelerde tercih edilen kamera açıları ve çok yakın çekimlerde resmin çerçeve içindeki yeri konusunda, ustalardan mutlaka ikaz gelmiştir diye düşünüyorum. Benim ise söyleyeceğim şu: Vesikalık fotoğraflar ne zamandır sevimli görülmeye başladı? O kelleler niçin Adapazarı kabağı gibi çerçevenin ortasında? Belki de “düzlem atlarız, sonra resmin biri Hanya’ya, diğeri Konya’ya bakar” demek suretiyle sanki “estetikten” fedakârlık yapılmıştır. Ne diyelim: “bazıları denizi geçer de, çayda boğulurmuş.”

Kostüm ve dekor ekibini kutlamam gerekiyor. Model çizenden, biçki, dikiş ve prova yapana kadar her kademedeki fikri ve fiziki mesai sahipleri övgüyü fazlasıyla hak etmişler.

Yazımı, “Diriliş” duasıyla, O güzel cümleyle bitiriyorum.

“Allah yar ve yardımcımız olsun.”

15.05.2017




Tarih: 18.05.2017 00:00
Yorum Bırak