TÜRKİYE'DE ATATÜRK DÜŞMANLIĞI VAR MI?-2

Ümitsiz bir vak’a olduklarını bilmeme rağmen, Çülükçülerin doğru düşünmelerine vesile olsun diyerek Gazi Hazretleri’nden (bu hitabı kendisinin de çok sevdiği rivayet olunur) birkaç cümle alıntı yapmam gerekiyor.

Tarih: 05.11.2019 00:00

ATATÜRK DÜŞMANLIĞI VEYA YILAN HİKÂYESİ (2)


ABDULLAH Ş. BEDİRHAN


Ümitsiz bir vak’a olduklarını bilmeme rağmen, Çülükçülerin doğru düşünmelerine vesile olsun diyerek Gazi Hazretleri’nden (bu hitabı kendisinin de çok sevdiği rivayet olunur) birkaç kelime alıntı yapmam gerekiyor.

 

Bakın “Nutuk” şu cümleyle başlar: “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım”. Bandırma Vapuru’yla ilgili lüzumlu bir ayrıntı olsaydı, bu cümlenin önünde veya sonunda onu da okurduk. “Bandırma Vapuru” ismini, yukarıdaki tarihten 5 gün önce, Samsun Üçüncü Kolordu Kumandanlığı’na çekilen telgrafta görüyoruz. Şöyle denir: “Cuma günü öğleden sonra Bandırma Vapuruyla Samsun’a hareket edilmesine kesin şekilde karar verilmiştir. Karargâhımdaki kumandan ve subay sayısı 23’tür.  Karargâhıma Samsun’da geçici olarak kalınacak bir yer hazırlanması için gereken kişilere emir verilmesini rica ederim. Sadrazam Paşa Hazretleri de bu konuda mutasarrıflığa yazacağını buyurmuştur. Dokuzuncu Ordu Kıt’aları Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri Tuğgeneral Mustafa Kemal’’.

 

Birkaç cümle daha: Sultan Vahideddin’in öldüğü haberi Atatürk’e verildiğinde: “Vah vah Allah rahmet eylesin...  Çok namuslu bir adam öldü... İsteseydi Topkapı Sarayı’nın bütün hazinelerini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki”... “Beni, Milli Mücadeleyi açmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin’dir...” (Hamdullah Suphi Tanrıöver’den naklen Fethi Sami Baltalimanlı; Cemal Granada)

 

Tarihi belgeler ve tarih yazan ne derse desin; bizim Çülükçüler hikâyeye yalanla başlayıp öyle devam ettiler. Önce,Mustafa Kemâl ve arkadaşlarını İstanbul’dan gizlice pusulası dahi olmayan kıçı kırık bir tekneyle salimen Samsun’a ulaştırdılar. Bu cihanda misli görülmedik bir iştir. Sonra “hain” bir sultan potresi çizdiler. Yalanlar yalanlar ve yalanlar... Gazi’nin tabiriyle bu “çok namuslu” adamın ibretlik duruşu bana Kuzey Kafkasya’nın ünlü bilgesi Kazanuko Jebağı’yi hatırlattı. Bilgeye sorarlar: “Atalar sözüdür ‘Asalet kanda değil ruhtadır’der. Peki, asili nasıl tanıyacağız.” Bilgemiz kısa bir cevap verir: “O kendini belli eder” der...  Demek ki, Sultan’ın kendini belli eden asaletini, sefil insanlar göremiyor. Görmek istemiyor... Hakkaniyetin gereği sefilleri de ikiye ayırmak gerekir. Boş atıp boş tutanlar ve çirkefler. Sizbaşka bir sıfatta bulabilirsiniz; Milletinin emanetini tırtıklayarak şahsi servet oluşturanlara... Bu Millet biliyor, bâki âleme yürüdüğünde tabutu haczedilmiş “asil” bir gurbetçinin geride neler bıraktığını... Topkapı Sarayının Hazine Dairesini ziyaret edenler bu asaletin kaç “karat” olduğunu anlarlar demeye dahi dilim varmıyor. Yanlış olur. O asalet her hangi bir ölçü birimiyle birlikte anılamaz...

 

Suriye seyahatimde Şam’da o asil Sultan’ın kabrini, ecdadı Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı Süleymaniye Camii hazîresinde görmüştüm. Çok alımlı kabirlerin de bulunduğu mekânda, mermerden bir tabut hemen oraya bırakılmış gibiydi. Kimsesizliğin nişanesi gibi dursa da bu sade mezar sanki: “Ahsen-i takvim üzere kimsesizlerin Kimsesi’ne yürüdüm, sefil kimselerin itibar etmemesi, gam değil” diyordu...

 

Ancak bizim Çülükçüler iyi yaptıkları işe devamda istikrarlı oldular. Hakikati yalanlarla boğa boğa garip (bam başka) bir yalan zinciri ördüler. Neler yoktu ki, bu hikâyede?

 

Amasya Tamimi’nde yer alan “Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesini, mâlum zevat doğru anladı mı? Bunlar sekiz kelimelik düz bir cümlede, virgülden sonraki “yine” kelimesinin cümle içindeki işlevini biliyorlar mı? demeye hiç gerek yok. Çünkü, dilin her türlü inceliklerine vakıftılar.

 

Olanlar, farklı bir hesabın gereğiydi.

 

Bilip de bilmemezlikten gelme, bir yönü itibariyle “yalakalıkla” alakalı reflekstir. Bilinçli yalakalıklarla gerçekler karartılınca, saçmalamaların da verimi artmış oluyordu. Böylece, “milletin istiklâlini kurtaran” yegâne güç “millet, milletin azim ve kararı” buharlaşıyordu. Ve yalakaların sözleriyle bir “Çülükçülük” söylemi geliştirilmiş oluyordu. “Yedi düvel” (herkes, bütün dünya, bütün devletler) ile savaşarak kurulan devletin yeni sınıfının, yani “Çülükçülerin” âli menfaati için yeni bir “tarih” yazılmalıydı. Bunun için de zeminin iyice bulandırılması gerekiyordu. İşte yalakalar bu görevi başarıyla ikmâl ettiler.

 

Ve böylece ortalık bulanık kalemşörlerin bulantılarının istilâsına uğrandı. Aka Gündüz şöyle diyordu: “Varsın…Teksin…Yaratansın / Sana bağlanmayan utansın, / biz sana tapıyoruz…Yusuf Z. Ortaç ise, “Yoktan var ediyor Tanrı gibi her şeyi” demekteydi. Bir diğeri H. Bedri Yönetken “Tanrı gibi görünüyor her yerde / Topraklarda, denizlerde, göklerde / Gönül tapar kendinden geçer de / Hangi yana göz bakarsa Atatürk” derken, Celal Bayar ise “Atatürk’ü sevmek milli ibadettir” demektedir.

 

Bu söz şu açıdan önemlidir.


Bağımsızlık Savaşı önderinin: “Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır.” demiş olması da artık o kadar önemli değildir. Söylenenleri “tevil” ve tersine çevirme konusunda yetişkin bir kadro meseleye hâkimdir. Ne istediklerini iyi biliyorlardı. Artık, “Çülükçülük” ideolojisi için bir de kitap ve buna imanın altı kelimeden oluşan ilkesi de olmalıydı. Oldu da... Ve bu altı umdeyi 1937’de Anayasa’ya da soktuk. Yeni devletin egemenleri “teslis” akidesinden aparma “tanrı, peygamber ve önder” motifinden sonra, yeni dinin ibadet mahalli ve ibadet “ritüellerini” de bulması gerekiyordu, buldular... Ancak maliyeti yüksekti. Olsun “Milli ibadet” için ne yapılsa eksik sayılırdı...

 

Hakkı teslim edelim. Bu kadro çok çalıştı...

 

(Devam edecek)


Abdullah Ş. BEDİRHAN

22.10.2019


Tarih: 05.11.2019 00:00
Yorum Bırak