ADALET YÜRÜYÜŞÜNÜN ALTINDA KALANLAR

Ana muhalefet partisince düzenlenen “adalet yürüyüşü” artık gerilerde kaldı. Bu tepki ne kadar etkili oldu. O günlerde politikacılar, gazeteciler, şeddeli lafazanlar ne laflar etmişti, neler yazılmıştı neler. Düz, köşeli ve yuvarlak lafların bini bir para idi. Ne ümitler bağlanmıştı bu yürüyüşe.

Tarih: 19.09.2017 15:50
BİR YÜRÜYÜŞÜN ARDINDA / ALTINDA KALANLAR

ABDULLAH Ş.BEDİRHAN

Ana muhalefet partisince düzenlenen  “adalet yürüyüşü” artık gerilerde kaldı. Bu tepki ne kadar etkili oldu. O günlerde politikacılar, gazeteciler, şeddeli lafazanlar ne laflar etmişti, neler yazılmıştı neler. Düz, köşeli ve yuvarlak lafların bini bir para idi. Ne ümitler bağlanmıştı bu yürüyüşe.

Söylenenlerden birkaçını hatırlamakta fayda var.

Bu yürüyüş:
“Türkiye’de en büyük sorun muhalefet eksikliğidir.. cümlesinin geçerliliğini büyük ölçüde eksiltti.”
“Siyaseti uzun aradan sonra Meclis koridorlarından sokağa çıkardı.”
“Topu tekrar orta yuvarlağa koydu.”
“Tek kale maçına da son verdi.”
“(Ana muhalefet partisi genel başkanının) hitabet ve tespitlerine de bir açılım, bir netlik, bir enerji yükselmesi oldu.”

Son alıntıdaki sözü söyleyen “enerji yüklemesi” derken daha açık olup, enerji şirketlerini telaşlandırmasa iyi olurdu(!) Tamam, söz konusu olan ''enterkonnekte şebekeler''den gelen bir enerji değil. Kesin, farklı bir şey; birkaç günde alime veya siyaset dehasına dönüştürebiliyor. Araştırmaya değer…

Yürüyüşle ilgili, şimdi daha sıhhatli değerlendirme yapılabileceğini düşünüyorum. Çünkü zaman gereksiz ayrıntıları siler. Yürüyüş ne getirdi, ne götürdü? Bugün neler söylenebilir?

Bakalım.

Malum yürüyüş, başkentimizin ünlü parkından 15 Haziran 2017 tarihinde başlatılmıştı.

Ben de söze; ”sene 2014, mevsim kış” diye başlayacağım. Zira kader ağlarını o yılın ilk gününden itibaren örmeye başlamıştı.

Bu tarihte önemli, çok önemli bir şeyler olmuştu. Sonra günler, haftalar, aylar ve yıllar birbirini kovaladı ve netice itibariyle, “adalet yürüyüşü” olarak ana muhalefetin organizatörlüğünde bir kısım insanlar “başkentten, kadim başkente” doğru yürüdü, hem de yayan.

Şimdi tekrar başa dönüyorum. Hatırlananlarla ilerleyelim.

2014 yılı ocak ayının 1. ve 19. günü; bahse konu önemli olayların vuku bulduğu yer, güneydeki iki ilimizdir. Olan şu: Suriye’ye müteveccihen yola çıkan TIR’ların önü, tıpkı “haramiler” gibi yolları tutanlar tarafından kesilmişti. İstihbarat teşkilatımızın adının telaffuz edilmesi de durumu değiştirmeyecekti.

Olaya müdahil kolluk kuvvetleriyle ilgili işlemleri hızla geçiyorum.

Basına getirilen “yayın yasağından” sonra da, medyamızın mal bulmuş Mağribîlerinin fütursuzluğunu birlikte izledik. Sanık sandalyesine oturacak kadar ileri gidenler oldu. Önce, biri genel yayın yönetmeni olmak üzere iki gazeteci: “Devletin gizli belgelerini elde edip yayınlamak, siyasal veya askeri casusluk  yapmaktan” hüküm giydi.

Peki, ana muhalefet partisi, iletişim ve medya ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı ve İstanbul milletvekili bu olaya nasıl dâhil oldu?

Bence olayın ilginç tarafı burasıdır.
Yayınlanan bir kitapta yer alan bir cümle, o şahsa Maltepe Cezaevi’nin kapılarını açtı ve ardından da kapatılmasına yetti.

Darbe girişiminden önce yurt dışına kaçan ve “dönmem” diyen gazetecinin yazmış olduğu “Tutuklandık” isimli kitap, haber kaynağını dolaylı olarak ifşa etmekteydi. İşte o beyan: “Bana MİT TIR’larına ait görüntüleri 27 Mayıs 2015 tarihinde solcu bir vekil getirdi.”

Ve böylece “tertibi / örgüyü” sökmek için aranan uç bulunmuş olur.   Ancak ana muhalefet partisi genel başkan yardımcısı, iddia edilen tarihten ”onbir” gün sonra 7 Haziran Milletvekili Genel Seçimi’nde milletvekili olmuştur.  Mezkûr tarihteki telefon görüşme dökümlerinin ardından, soruşturmanın derinleştirilmesi esnasında; haber kaynağını ifşa eden şahsın beyanındaki “vekil” sözcüğü bir şekilde “vekil adayı” olarak düzeltmiş olacak ki, yargı hükmünü verir…

Eskiden, muhtevası itibariyle “kallavi” dosyaları birileri birilerine ulaştırırdı. Duruma göre, o ulaşılan birileri; şöhretli gazeteciler, gazetelerin genel yayın yönetmenleri veya ağzı laf yapan milletvekilleri, partilerin genel başkanları vs. olurdu. Bu alışkanlık aynen devam ediyor. Değişen zarf ve mazruf, onlar da teknolojiyle uyumlu hale geldi. Şimdilerde CD’ler flaş diskler takdim ediliyor. Dijital teknoloji ile medya daha seri hareket ediyor.

Yargının “Devletin gizli belgelerini..” diye başlayan hükmünden farklı boyutta da rahatsızlık duyan, davanın avukatı bakın ne diyor: “Müvekkilim FETÖ ile mücadele etmiş bir basın mensubu, FETÖ'cülükle suçlanıp mahkûm olmasından utanç duyuyoruz.”

Tamam, ben inandım. Demek ki, sığlığın kompleksini içlerinde derinleştiren ve bu hali derinlere sızma gibi değerlendiren bu marazlılar vekile veya vekil adayına her hangi bir dosya takdim etmemişler…

Ancak dosyanın çıkış noktasında tereddüt yok. Avukat ne diyordu: “FETÖ’cülükle suçlandık..” Peki o ihanet şebekesi hormonlu, çok trajlı ve okunmayan gazetede söz konusu dosyayı niçin yayınlamamış? Bu tavrı,“taşralı kurnazlığı” veya “cepheyi genişletme” olarak düşünebiliriz.

”Siyasal veya askeri casusluk”tan önce müebbet hapse; ardından cezası 25 yıla indirilen ve tutuklanarak Maltepe Cezaevi’ne gönderilen vekile ulaşan dosyanın kaynaktan sonra “bir el daha” değiştirmiş ve ondan sonra vekil adayı ve genelbaşkan yardımcısına ulaşmış olma ihtimali varmış gibi görünse de, anlaşılan vekil (artık eski vekil) yargıdaki ifadesinde olaya birilerini dahil etmeyerek, sorumluluğu sineye çekmiş görünüyor. Anlaşılan bu.  Sanki olay tabi mecasında akmıyor. İşte tam da burada film kopuyor demekte mümkün. Bu sebeple FETÖ’cülerin görüştüğü ve dosya verdiği “hatırlı bir yakın” muhabbetine girmek ham hayâl oluyor.

Ancak şu var ki, “ikiyi aşan” sır olmaktan da çıkıyor. Bunu “iki kişinin bildiği” olarak tercüme etmek yanlıştır. İnsanın beyninde teşekkül eden fenomen “iki dudağı” aştıysa, kişi isterse kendisiyle konuşsun, isterse gitsin kör kuyulara derdini yansın artık sır değildir. Bu dün de öyleydi, yarın da öyle olacak. Zira kurumların kurumu bu devasa yapı; devlet büyük kulaktır, iyi bir arşivcidir ve rötgencidir. Bu da ayrı bir konu…

Dikkat çeken diğer bir husus:

Yargı kararının, ana muhalefet partisi genel başkanını bir hayli telaşlandırmış olmasıdır. Hani bir “enerji” den bahsedilmişti ya. Yoksa o enerji yüklenmesi telaşlanmanın sebebi miydi? Telaşlanma “enerji yüklenmesi” olarak mı yansıyordu? Susarsa sıranın kendisine geleceğini mi düşündü de, yollara düştü?. Sanki mahkûmiyet kararıyla parti ilk kez tanışıyordu.

Ve yürüyüş kararıyla birlikte kamuoyumuz, içinde “rakamların” teleffuz edildiği cümleleri duymaya başlar. Şu kadar kilometre yol katedilecek. Günde şu kadar yürünecek. Bu mesafe şu kadar günde tamamlanacak. Sonra, araç kullanılması durumunda varış süreleri de vatandaşın bilgisine sunulur. “Otomobille 4 saat 52 dakika, uçakla 57 dakikalık bir sure yetiyor” denilir. Tabi bu ara “hızlı tren” de gündeme gelir. Malum olduğu üzere, tüm bu seçenekler arasından tercih edilen “tabanvay”dı.

Bu “tren” muhabbeti bana bir anektodu hatırlattı.

Asyanın kalabalık nüfuslu bir ülkesinde “demiryolu” yapımı sürerken yöre halkına  gelecek hizmet anlatılır. Yetkili eleman toplanan halka şöyle der: “Merkep ve katırlarla bir haftada gittiğiniz şehre artık bir günde gideceksiniz.” Kalabalıktan bir ses yükselir: “Peki, artan altı günde ne yapacağız?”

Muhalefetin, uzun ve  en zahmetli seçenekte karar kılması, benzer bir kaygunun eseri olabilir mi?

Garabet şurada. Ülkenin yönetimine talip bir kadro, hedefe varmak için karayolunda 25 gün yayan yürümeyi plânlıyor.

Acaba, bir uzman çıkıp nasıl bir havayı soluyacaklarını anlattı mı? Bundan bahseden yok. Kimse, “akaryakıtların kalitesinden” ve “eksoz emisyon kontrolünden” bahsetmesin. Kara yollarında seyreden araçlar çevre ve insan sağlığına şifa dağıtmıyor. Hareket halindeki vasıtaların ikramları yenilecek, solunacak cinsten değil. Neler yok ki: “Karbondioksit, su buharı, hidrojen ve azot gazları kirletici olarak; egzoz gazı içerisindeki karbonmonoksit, partikül madde (is, toz, tanecik vs.) ve hidrokarbonlar genel kirleticiler olarak kabul edilmektedir.” Partikül madde derken mutlaka kara lastiğin kara asfalta uyguladığı basınç nedeniyle birbirinden kopardıkları tozları da dâhil etmemiz gerekir. Bu sıralamada son olarak sahne alması gereken “fren balatalarının tozudur.” Bütün bu bilgilerden sonra: “Bu nasıl bir kafa,,” diyerek söze devam edeceğimi sanmayın. Zikredilen gazları; isi, kurumu, kara asfalt tozunu ve kara lastik tozunu soluyarak “kara bahtlarını” ağartmaya çalışıyor olabilirler. Kim ne diyebilir? Ben diyeceğim. O amaç için, 25 günlük yürüyüş yetmeyecek gibi. 41 gün olmalıydı.
Sağlıksız hava soluyan bu ekipten daha bir süre kimse sağlıklı kararlar beklemesin.

Sonra, bir kısım medyanın “skandal benzetme” olarak yer verdiği ifadeler var. “Hicret’e benzetenler oldu” cümlesini dostlardan duyduğumda, ben de benzetenleri benzetmiştim. Tabi acele karar vermemek lazım. Özellikle medyanın “manşeti, ara başlığı ve kenardaki hülasa”sı farklı bir kanaat oluşturabiliyor. Haberin “tırnak” içindeki ifadelerine baktığımızda durum değişiyor. Ana muhalefetin devşirmesi akademisyen milletvekili ve diğeri kadın gazeteci aslında akıllı bir tavır sergileyerek, “harekete maneviyat mayası çalmak istemişler” diye düşünüyorum. Vekil yürüyüş için: “Peygamber'in izinden yürümektir” demiş. İyi temennilerin dışında, bu cümleye ne denebilir? Ben de öyle yapacağım. “O hassasiyet şuurdan kalplere de yansısın” diyerek geçiyorum. Gazetecimize de en hafifinden bir şeyler söylemek lazım. Kıyasen fikir serdetmenin çok basit kuralı vardır. Bundan bihaber. Ben demedim vatandaş dedi, ona katıldım diye sıyrılamaz. Nasıl mı ifade etmişti? İşte: “Sakallı bir adam (sanki sakalla iddiasına ağırlık katmaya çalışmış), biz yürürken bağırdı, ‘partinizden değilim ama sizin bu yürüyüşünüzü destekliyorum. Bu bir hicrettir!’ dedi. Doğru söylüyor. Bu yürüyüş, Gandian bir harekettir. Martin Luther hareketidir. Bunların altını kazıdığınız zaman da hicrettir.”

İster “altını kazısın”, isterse “üstünü kazısın” ortaya çıkan “cehalettir”. Maneviyat mayasını böyle tutturamazsınız. Ne mi yapılmalıydı? Mesela “Hicret” muhabbetine girme yerine  “ilk adımı atarken” şeytanları da kovmak için yüksek sesle ve koro halinde “Eüzü Besmele” çekilmesi tavsiye edilebilirdi. Bunun düşünülmemiş olabileceğine ihtimal vermiyorum. Kim bilir belki de, kimsenin kalmayacağı endişesine kapılmış olabilirler. Yanlış anlaşılmasın kastım “seküler” mantalite asabiyetinin sonuçlarına işaret etmek.

Bu yürüyüş vesilesiyle söylenen bir söze daha yer vermek istiyorum. O da şu:  “Meğer hakikaten sağlam kafa sağlam vücutta olurmuş.” Şimdi bunu nasıl anlayacağız. Dört yüz küsur kilometreyi kat edenlere “çekap” sonuçlarını duyururken “Atalar sözünün doğruluk testi” de yapılmak suretiyle, seçmene selam mı gönderiliyor.

Yoksa yağdanlıklar, yürüyüşün son bir kilometresini yalnız başına en önde ve tuttuğu sopanın üst ucunda “adalet” yazan döviziyle “olmayan adalet için yürüdük” diyen şahsı münhasıran methü sena mı ediyorlardı?  Her ne ise…

Ben, “başka bir atasözümüz daha var” diyerek, onu hatırlatmak istiyorum. Bakın o söz ne diyor?

“Akılsız başın derdini sefil taban çeker.

Ve her zaman öyle olur. Hep öyle olur. Sefil taban o kafaya “bana zulmettin” der. Peki, o kafa anlar mı? Kesin olan şu ki,  akıllılık yapıp yürüyüşten kaytaranlar tabandan gelen “sızılı” bir serzenişin muhatabı olmayacaktır…

“Taban”, “tabanvay” kelimeleri sanırım “ayakların başrolde olduğu” vurgusu için yeterli olmuştur. Söylemek istediğimi, dolaştırmadan ifade edeceğim. Holdinglerden biri müzesi için ana muhalefet partisi genel başkanının yürüyüşte giydiği ayakkabısını istemiş. Ve olumlu cevabı da almış. Artık müzeyi ziyaret edecekler 432 km. belki daha fazla yayan yürüyen “o sefil (eziyet görmüş) tabanın kılıfına” bakarak “o kafayı” hatırlayacak. Teşhirdeki zenginlik işte budur. İş adamlarımız hakikaten işini biliyor…

Yürüyüşün sonunda bir de mahkûm ziyareti vardı. Genel başkan ve beraberindekiler böylece önemli insani görevi de ifa etmiş olurlar. Mahkûm odaya girince ilk olarak genel başkanıyla kucaklaşır ve “Sayın genel başkanım hoş geldiniz” der. Ve diğer ziyaretçilerle kucaklaşma devem eder. Medya böyle anlatır. Neler konuşuldu, kulaklara neler fısıldandı. Mahkûmla baş başa konuşuldu mu? Sade vatandaş bunu bilmez. Ne demişti Haydar-ı Kerrâr: “İkiyi aşan sır değildir.”

Ve 23 Ağustos 2017 tarihine geldiğimizde medya bir soruyu gündeme taşır. Hedefte artık ana muhalefet partisi genel başkanı varmış gibi görünür.

“Tutuklanacak mı?”

Dikkatler derinleşir. Böylece, siyasetin “üslubu” fevkalade gerilir, saldırgan hale gelir. Bu durum iktidar mensuplarınca: “Suçüstü yakalanmanın paniği” ve “kendini gündemde tutmaya çalışma” olarak değerlendirilir.

Malum siyaset için “bir bardak suda fırtına koparma sanatı” diyenler de olmuştur. Bu tanım çerçevesinde; ana muhalefet partisi genel başkanı nasıl mı görünüyor? Görüntü fevkalade ilginç; elinde “su dolu bir bardak” kol ve bilek yardımıyla suyu dalgalandıracağı yerde “esrik” bir edada, tüm bedeniyle sallanıyor. Alışkanlık haline getirdiği yanlışlarına devam ediyor. Devrildi devrilecek. Şimdi böylesi bir muhalefeti iktidar niçin istemesin? Niçin “tutuklanmasından” hoşnut olsun? Fırtına çıkarmak için devrildiğinde tutup kaldırmaz mı?.

Sözün özü: Yaşananlar, işittiğimizden ve gördüğümüzden ibaret değildir. Sanki toplum mühendisliğidir olan. Lafın burasında: “Dam üstünde saksağan..” da diyebilirsiniz. Belki de yeni siyasi oluşumun önü kesiliyordur. Bakalım tüm yaygaranın ve de Adalet Yürüyüşü’nün altından daha neler çıkacak…

Abdullah Ş.BEDİRHAN
11.09.2017



Tarih: 19.09.2017 15:50
Yorum Bırak