Beyaz perdeden buğulu cama ve cep telefonu ekranına: Sinema


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

20. yüz yıla 5 yıl kala Paris’de ticari olarak insanoğlunun hayatına giren sinema; o günden bu güne kitleleri oyalayan, avutan, etkileyen ve eğiten özelliğiyle önemini hep korumuştur.

Bu önemli buluşun misyonuna mütenasip, aranan yer de hemen bulunmuş ve resim-heykel, müzik, tiyatro, dans, edebiyat, mimariden sonra sinema yedinci sanat olarak fikstürde yerini almıştır.

Sanat kategorisinde yedi numaralı koltuğu kapan sinema için, özellikle konumuyla alakalı olarak eleştirel görüşler de olmuştur: "Sinema sanat değil ticari bir iştir"  (Marlon Brando).

"Sinema ve daha genel anlamda sana­tın kaybolduğu artık var olmadığı bir zamandayız. Yeniden icat edilmesi gerekir" (Jeanluc Godard).

Bu ve benzeri görüşlerin kıymeti yoktur. Ancak cılız bir ses olarak sohbetlere renk katmak için zamam zaman hatırlanacaktır.

"Bir kare" fotoğrafla başlayıp, hareketlenen, konuşma yeteneği kazanan, sonra renklenen ve üç boyutlu hale gelen sinema; mekân olarak da beyaz perdeli sinema salonlarından, buğulu camla konutlara; internetin sunduğu imkân ve PC’lerle el çantasına; android telefon teknolojisiyle, insanların cebine kadar girmiştir. Kısaca teknoloji sinema sektörüne büyük hizmetler sunmaktadır. Özellikle bilgisayar teknolojisi…

Sinemanın avantajı, ifade ettiğimiz gibi teknolojinin büyük desteğinin yanı sıra, doymak bilmez iştihasıyla diğer altı sanatı da potasında toplaması, onları da kullanıyor olmasıdır. Şu var ki sinema, mutfaktaki bir ekmek bıçağı kadar masum olabileceği kadar, caninin elinde kana bulanmış, canlara kıymış bir suç aleti de olabilmektedir.

Gelinen nokta: "Sinemadan vazgeçilemez ve onsuz olmaz!.."

Asrımızın ulaştığı sürat nedeniyle mesafelerin zaman boyutunda kısaldığı bir Dünya’da yaşıyoruz. Ve bu küçülen Dünya’da, milli devletlerin sınırları adeta kevgire dönmüş, kapıdan girme zahmetine katlanmak istemeyen şeyler de "uydudan" yansımaya başlamıştır. Bu ifadem, çare­sizliğin boyutunu vurgulamak için değildir. Varsın onlar kültürlerini yaymak için büyük bütçeli prodüksiyonlarını ihraç etsinler. İşin püf noktası metanetle, sorumluluk bilinciyle ve ihlâsla gerekli gayreti bu sektörde de göstermektir. Gerisi sahibinin bileceği iştir.

Dünyada yedinci sanat denince üç devletin sinemasından bahsedilir. Bunlar: ABD, Fransa ve Hindistan’dır. Tabi okyanus ötesinin filmleri, büyük bütçe ve teknoloji kullanım farkıyla kendini gösterir. Kısaca bu ihraç malı, Dünya uluslarına kültür de ithal ettirir. Bir bakıma onlara, büyüklüğün büyüsünü de yapar… Haksız da değiller hani. Salt sanat neye yarar? Sanat dediğin malı götürmeli veya malı getirmelidir…

"Peki, bizde durum nedir?" dediğimizde söyleyecek birçok söz olduğu muhakkak. İlk cümle olarak, birileri nezdinde esamimizin henüz okunmadığını söyleyerek söze başlanabilir.

Tabi öncelikle Allah vergisi yetenekleriy-le, sınırlı imkânlar içinde doğru işler çıkaran gayretli insanları ayrı tutarak sözlerime devam ediyorum.

Bu sektörde de önce alaylılar vardı. Kimdi bunlar? Hayalperestler, miras yediler ve bir baltaya sap olamayanların bir şeyler olduğu dönemini yaşadı sinemamız. Velhasıl çarıklı erkânı harp dönemine güzel bir örnek olacak rahmetli sanatçımız Sadri Alışık’ın anlattıkları. Bakın ne diyor: "Setteyim. Gizlice pencereden girdiğim evde bir belge bulmam gerekiyor. Kamera salonda, ben pencereden mekâna giriyorum. İki adım sağa, sonra iki adım sola giderek loş bir ortamda çevremi tanımaya çalışırken rejisörün ikazına muhatap oluyorum. ‘Ne yapıyorsun öyle? Bu kameranın içinde kâğıttan şerit mi geçiyor? Aradığın belge şu çekmecenin içinde al ve girdiğin yerden çık git’ ne yapalım patron o." Bu söz lerin sanırım şerhine gerek yok, çok şeyler anlatıyor. İnandırıcılıktan ve çoğu zaman sinema lisanından uzak yapımlarla halkı oyaladılar. Aslında halkımızın ağır cevabı da gecikmedi. Bu cevabı da yanlış yorumladılar. Meğerse "televizyonun" narına yanmışlar…

Evet, işte bu ayağı çarıklı alaylıların ayakları yere değdi veya değmedi, gerçek olan şu ki; hayal âleminde gezindiler. Onlar bugüne nispetle ekonominin palazlanmadığı günlerde, hatırı sayılır nakit akışının dön­düğü bir piyasaya postu sermişlerdi, ancak kazandıkları paralardan sinemanın alt ya­pısına pay ayıramadılar. Yeşilçam film platolarından, büyük stüdyolardan mahrum kaldı, sanayileşemedi. Evet, bu zevat aslında ufuksuzlukları, sığ görüşleri ile bindiği dalları kestiler. Sanat kaygısından uzak tabir caizse, harabelerde dolaştılar. Vakit geçirmek için virane yetti demek ki…

Sonra mektepliler geldi. Yurt dışından ödüllü veya ödülsüz; ideolojik takılanı veya takılmayanlarıyla beraber yapmış oldukları filmlerden bazıları için seyir zevki ancak bu kadar güzel katledilir dediğim olmuştur. Bir kısım zevatın şartlanmışlıkları, kendi kültürüne yabancılaşmışlıkları ve taklit tutkuları çevrelerindeki güzellikleri ıskalamalarına sebep oldu. Bu günlerde gösterimde olan bir dizi Divriği’de başlıyor. Bir sokak, kahvehane, kuyumcu dükkânı ve maden şirketinin lojmanında yapılan çekimlerden sonra ekip İstanbul’a dönüyor. Divriği denince, 13.yy Mengüçlü Beyliği’nin yadigârı ve UNESCO’nun 1985 yılında Dünya Mirası listesine aldığı ve bir Japon’un: "Bizde böyle bir eser olsa, tabiat şartlarından yıpranmasın diye camdan fanus içinde muhafaza ederiz" dediği "Divriği Ulu camii" var görmemişler. Orada "Kesdoğan Kalesi" ve efsanesi var, okumamışlar. Orada ilçe, Fırat’ın kolu Çaltı Çayı Vadisi’nin kenarına kurulmuş; vadinin el değmedik güzelliklerini, görmemişler. Kısaca bu sektörde okumadan, görmeden ve bakmadan ekmek yiyenler de var. Batılı daha fazla tasvir etmenin de gereği yoktur.

Ve yüz akımız: Sinemamızdaki yerleşik anlayışların hepsini bir tarafta bırakan, inanç hassasiyetli bir hamleye tanık olduk 1970’li yıllarda. Ben bu hamlenin "Gençlik Köprüsü" filmiyle başladığı kanaatindeyim. Güzel örneklerle de devam ediyor. Karşı tarafta değerlerine yabancılaşanlar ve ithal ürünleri, büyük bütçeli ve kalabalık kadrolu prodüksiyonlar olabilir. İnanıyoruz ki: "Nice küçük topluluklar, Allah’ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir (2/249)."

Daha ne denir? Bu işe gönül veren­ler­den beklentimiz: Hakkın sözü rehber­liğindeki yüksek bir moralle, aşk ile şevk ile ve hulusi kalp ile "MOTOR" demeleridir.

Not: Bu yazı İslami Edebiyat dergisinin 64.sayısında yayınlanmıştır.

Tarih: 20.02.2015 14:08