Birşeyler Söylemek Lazım


Yazılı ve görsel basının yer verdiği tipik haberler üzerine de bir şeyler söylemek lazım diye düşünüyorum.

Derine dalmadan, hatırlatmakta, fayda var.

Hemen peşinen söyleyelim ki; bu haberlerden yüzlerce olması halinde bile, anlatılanlar marjinal (sıra dışı) olma özelliğini muhafaza edecektir. Ve dolayısıyla “genelleme yapma”, olumsuz sözler sarf etmeyi haklı kılmaz. Olayların kahramanları müstesna,  onlara gereken söylenecektir.

Çok satan bir gazetemizin üçüncü sayfasında yer verdiği bir haber. Malum, mezkûr sayfada, karakolluk haberler yer alır. Bir üniversitemizin öğretim üyeleri kahvehanede “okey” oynarken iddiayı abartıp, birbirlerine girişiyorlar ve ellerindeki gürgen istikalarla kafalarını kırıyorlar. Vazifesini müdrik olmayan bilim insanlarının hal-i pür melali... Daha fazla söz söylemek belki doğru olmaz. Çünkü bu kabil davranışlar sistemin sonucudur. Benzer idrak sahipleri, kritik eşikten sonra; modası geçmiş fikirler etrafında bir dolap beygiri gibi dönse de, ortaya ilim adına bir şeyler koyamasa da, dağarcığında ki kırıntıları aktarmaya devam edecek, kimse ne yapıyorsun diyemeyecek, kulağından tutup da kapının önüne koyamayacak. Dolayısıyla ne gereği var dizi kırıp çalışmanın, tezler inşa etmenin ve literatür taramanın. Bunun yerine, öğrenme zorluğu olan zekâ özürlülere, “bir” den “onüçe” kadar rakam ve “dört” rengi öğretmek için icat edilmiş, bir oyunu oynanarak da zaman harcana bilir. İşte bu taş kafalar da bunu yapmışlar. Hemen söyleyelim, bu olayda dahi takdir edeceğimiz bir şeyler var. Menfi nazarla bakmamak lazım, en azından ferasetliler.  Evet, anlayış ve çabuk kavrama yeteneklerine diyeceğim yok. Gürgen istikaları taş kafalarının hak ettiğini biliyorlar… Hani derler ya; milletimiz okumuyor. Milletimiz değil ama belki de okuması gerekenler mi, yeterince okumuyor?…

Diğer haber: Bir üniversitemiz, eski bir politikacıyı konferans için davet eder. Amfide herkes yerini alır. Sahnede hatip, ön sıralarda hocalar ve sair koltuklarda, merdiven boşluğunda ve duvar diplerinde öğrenciler yerini almıştır. Hatibin takdiminden sonra öğrenciler arasında farklı bir hareketlenme başlar ve demokratik tepki alkışlarla devam eder. Hatibin söze başlaması biraz geciktirilir. Daha sonra da, bu tepkici öğrenciler amfiyi terk eder. Beni rahatsız eden görüntüler, dışarı çıkan öğrenciler üzerine saldıran, şiddet uygulamaya çalışan, yumruk ve tekme sallayan hocaları görmemdi. Bilim insanı kimliğinden uzak bu hoşgörüsüz, şiddet eğilimli insanlar bulundukları yere yakışıyorlar mı?.. Tabi ki, hayır, bir Allah’ın kulu da yakışıyor diyemez. Gerçek bilim insanlarının bu kabil durumlardan rahatsız olacağını düşünüyorum…

Sınırlı bir doğrudan hareketle, muhteşem bir yanlışı inşa etme gayreti içinde hiç değilim. Bu satırları okuyanların da bir kanaatleri vardır. Ancak bu kanaatin son noktaya kadar geciktirilmesini tavsiye ediyorum. Ulemanın hüküm vermeden önce cümlenin “siyakı ve sibakı” (öncesi ve sonrası) ile ilgili, bilgilenmesini müteakip görüş serdetmesi gibi…

Peki, üniversite olgusunun, misyonuna mütenasip olmayan, kamuoyunun da yakinen muttali olduğu o “yasakçı tavır” nerden çıktı? Hiç uzatmaya gerek yok. Fransızların “draje” haline getirilmiş, dediklerinden bir cümle yeterlidir. Bu: Mesleki bilgilerini entelektüel birikimleri ile de desteklemiş o “derya dil” gerçek bilim insanları, çoğunluğun; aşırı ihtisaslaşmanın devleştirdiği cüce hafızalı yaygaracılar karşısında gerilemesinin sonucudur... Evet, bunlar bir organizasyonun taşörenliğini üstlenince, çevreleri genişledi, göze girmek için çok didindiler. Bazı kavram ve isimleri gündeme taşırken, içlerini gönüllerince doldurdular. Böylece: “ kamusal alan”, “mahalle baskısı”,”simge” vs.nin yeni çehreleriyle müşerref olduk…

 

                                                                 08.10.2010

Tarih: 26.05.2014 08:35