Bu dünya ebedi konak değil



“BU DÜNYA EBEDİ KONAK DEĞİL” 1

Hani vaizlerimiz anlatırlar ya; ikinci halife, her gün “ölümü” hatırlatması için biriyle anlaşır. Ta ki sakalına ak düşünceye kadar devam eder bu görev. Müminlerin Emiri, aklara bakar ve “Artık aklımdan hiç çıkmaz” der.
Ölüm duygusunun davranışlar üzerinde etkili olduğu bir vakıadır. Hele, uygun bir ses tonuyla, vaktinde duyulan o cümle, beyin duvarlarında nasıl yankılanmaz ki? “Ölüm var ha…”
Evet, ölüm var. Ölüm…
***
Denetim elemanı olarak başladığım meslek hayatımda; hicranlı hayatın duygusal yoğunluğuna zirve yaptıran “ölüm” fenomeniyle ilgili, çalışma masamdan şuura yansıyacak bir şeylerin eksikliğini hissetmiştim. Bu zihni takıntıyla mesleki mevzuatı okuyor, daktilomun başında âhenksiz takırtılarla bir şeyler yazıyor ve bir şeyler çiziyordum. Ancak arayış uzun sürmedi. Yabancısı olduğum bir sanat dalına yöneldim. Ahşap işlemeciliği. Ahşap malzemeden sapı mezar taşı şeklinde tasarlanmış “zarf açacağı” yapmaya karar vermiştim. Çok fonksiyonlu küçük bir çakı, falçeta, eğe ve yapıştırıcı yardımıyla; üç küçük ahşap parçasının, amaca uygun olarak bir araya getirilmesi uzun sürmedi. Yıllar önce beğenip fotokopisini sakladığım ve “kitabe” olarak düşündüğüm, güzel bir hatla yazılmış dizeleri de uygun bir şekilde yapıştırınca, ufak bir farkla proje tamamlanmış oldu.

Kalemliğin içindeki mektup açacağı değil, masamın üstünde duran, eski mezar taşlarından esinlenmiş bir maketti o artık. Benim mezar taşımdı. Görenler düşüncelerini farlı sözlerle ifade etmişlerdi. “Güzel olmuş.” “Bir tane daha yapar mısın?” ve imalı bir şekilde “Kaybolur ha..” diyenler de oldu. Cevaben: “Onun kopyası yapılamaz, çünkü benim mezar taşım.” Bazen de, bir şairimizin o bercestesi hissiyatıma tercüman olur ve: “İstemem tek Fatiha, çalmasınlar mezar taşımı…”2 derdim…
Artık çalışma masamın mütemmim cüzü olan bu maketi, yıllarca harici görev ve turnelere çıkarken sarıp sarmalayıp evrak çantamla taşıdım. Hep masamın üstündeydi.  Saymadım birlikte kaç kilometre kat ettik ve baş başa kaç yılı devirdik. Tabi “orada ne yazıyor” ve “ne anlama geliyor” diyenler de oldu? Bazen tercümesini yaptım, bazen de yazıldığı gibi okudum. “Men bende-i Koranem, eğer can dârem…” ve devam eder. “Sağ olduğum müddetçe ben Kuran’ın bendesiyim; Peygamberimin yolunun toprağıyım; Benden, bunun dışında bir şeyler nakledilirse; O sözlerden de, söyleyenlerden de davacıyım.”3
Felsefe tahsili yapan yeğenim: ”Amca, ben hat kursuna da gittim. Bu güzel bir Ta’lik hat” demişti. Meğerse hat sanatları içinde ta’lik: “Harf şekillerinin oranlılığı ve çizgilerin musikisiyle dikkat çekiyormuş.” Hattın da en az sözler kadar dikkatimi çektiğini itiraf etmeliyim. Evet, bir itirafım daha olacak: Hat konusundaki bu bilgilere, filozof yeğenimin sayesinde ulaşmış oldum…



Umre yolculuğum mezar taşımı çantama yerleştirmeden çıktığım bir seyahatti. Kitabedeki sözleri, o lisanı konuşan insanlara, Rabbî’min misafiri olduğum o mübarek şehirde de okumak varmış. Okudum; ancak, farklı bir yansıması olmuştu.
Mekke’deyim, otel resepsiyon görevlisi, lobide oturan bir gurubu göstererek onlar da Türk demişti. Selâm verdim ve sohbete davet edildim. İran Azerbaycan’ından olan bu gurupla sohbetimizde, bana yöneltilen sorularda şahsi kanaatimin ötesinde Türk insanının genel kanaatinin merak edildiğini gördüm. Sohbet konumuz; Tezkere, Ortadoğu’daki gelişmeler ve ABD çerçevesinde devam etmişti. Kültür coğrafyamızda bulunan bu ülke insanları, sanki o coğrafyanın nerede başlayıp bittiği konusunda bizlerden farklı düşünüyorlardı. Belki de haklılar. Nerden bileceklerdi: “Hafız’ın kabri olan bahçede, kanayan rengiyle her gün yeniden açan bir gülün” tasvirinden veya “bir bülbülün ağaran vakte kadar, eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle dem tuttuğundan”4 bizlerin haberdar olduğunu... Sohbete farklı boyut getirmek için tarihimizle bağlantılı bir şeyler söyleme gereğini duydum ve “Bakın, ecdadımız batıya yöneldi. Kalbinde “iman”, dilinde “tekbir” yoluna devam etti. Diyarı Rum Anadolu oldu. İstanbul ve Balkanlar fethedildi. Batıda Viyana’ya kadar ilerledi. Bu zaferlerde doğu sınırımızda problemimiz olmayan güvenilir komşumuzun da payının olduğunu düşünüyoruz. Yüz yıllarca buraların hadimi de bizdik. Sorumluluk bizdeydi. Sizleri hep güvenilir komşu olarak gördük. Sonra bu topraklardan çekildik.”
İngiliz piyonu olanların yaptıklarıyla ilgili okuduklarım hafızamda canlandı. İmparatorluğun bakiyesi olarak geride kalan masumlara yönelik canilikler ve kışkırtıcıya dahi: “Bu kadarını biz bile tahmin edemezdik” dedirten olaylar v.s. Lafa “Bu Araplar..” diye başladığım da oldu. Hayyam’ı, Şirazlı Sadi’yi, Hafız ve Ali Şeriati’yi okuyan biri olarak daha söyleyeceğim sözlerim olsa da, karşımdakiler top yekûn: “Şehâdet, Şehâdet süruri inılâbest” demiş bir milletin fertleriydi… Netice itibariyle muhataplarıma: “Sizde karşılığı var mı? Bilmiyorum. Biz Türklerin sizlere ve kültürünüze karşı ayrı bir muhabbetimiz vardır. Lisanınızın edebiyatımızda etkili olduğu dönemler de oldu. Farsça eserler yazan şairlerimiz de” dedim. Ve “maketin” kitabesindeki dizeleri ve Mesnevi’nin ilk beyitlerinden birini okudum. Sanki sohbet düzlem değiştirmişti. “İran’da bulundun mu?” Sorusunu takiben; “Sen müfettişsin” diyen oldu. “Kastettiğiniz anlamda değil ama müfettişim” desem de; Araplar ve ABD hakkındaki cümlelerimi duyduklarında mutlu olan sohbet arkadaşlarım artık yoktu. Ve “şimdi ibadet zamanı” diyerek vedalaştık.
Daha sonraki günlerden birinde de Mekke’yle vedalaşarak Medine’ye müteveccihen “Fahri Kâinat Efendimizin” misafiri olmak üzere, kafilemiz yola koyuldu…
Ve Medine. Mescid-i Nebevi’deyim. Ravza-i Mutahhara’da da yer bulunarak yapılan dua ve niyazlar; salât ve selâmlar..Peygamberimin ve arkadaşlarının kabrinin yanı başında, Yüce Resulün manevi huzurunda ihtirâm ve dualar… Şu an içimden: “Ölüm vardı ya Ömer. Ölüm. Kapıyı şiddetle çarpacak ne vardı?” demek geliyor. Mescidin doğusunda ve yakınında, yürüyüş mesafesinde olan Cennet-ül Bâkî Kabristanına yöneliyoruz. Mescide bakan giriş kapısın bulunduğu tarafta yüksek duvarın ardında geniş bir alan. Bilinen kabirleri ayrı ayrı ziyaret ediyoruz. Binlerce Sahabe de burada yatıyor. Baki âleme açılan güzel kapı, Cennetü’l-Bâkî.
Rehberimiz bir mezarı göstererek “Ali Ulvi KURUCU’da burda yatıyor” demişti. Yıllar önce bir gazetenin ilk sayfasında şiirlerini okurdum. Ne diyordu: “Kim severek yaşarsa, sevilerek ayrılır ve unutulmaz.” Eyvallah. Ruhun şad olsun. İşte bir mısrası: “Dil-i mecruh-u uşşâka şifasın sen yâ Resûlallah.”5 Evet, o artık şifasının çok yakınında huzur içinde; Allahım ne güzel bir mazhariyet…
Gözlerim Cennetü’l-Bakî’de bir tepe arıyor. Dalgalı bir mekân, nispeten daha yüksek gibi görünen tarafa doğru bakıyorum. Vehhabî İsyanında on binlerce sahabe kabrini tahrip eden hainler “tepelere de tahammül edememiş” diye düşünüyorum. Zira yüce davete icabet ederek, binlerce kilometrelik yoldan Allah Resulü’nün misafiri olarak bu kutlu beldeye gelen Şeyh Şamil, vasiyeti üzere Cennetü’l-Bâki’de beğendiği tepe üzerine defnedilmişti. Biliyorum ki, mübarek kabri oralarda bir yerde idi.. Huşu içinde selâmımı gönderiyorum. Şeyhim sen, “Ahsen-i takvim” üzere gittin ve güzel yaradılış üzerine gidenlerle birliktesin…
Mezar olmuş veya olmamış ne çıkar. Tenden ruhun ayrılışı, “bulmak için kaybetmek”6 değil de nedir?
Allah Resulü ve arkadaşlarının sevdiği ve Allah resulü ve arkadaşlarını seven bir dağa, Uhut’a da gediyoruz. Burada da bir “Cennet Bahçesi” var. Uhut Şehitliği. Şehitler Serdarı Hamza’nın yetmiş üç arkadaşıyla mahşer günü “Livâ-ül-hamd” altında toplanmak için kalkacağı yerdir burası. Uhut günü okçuların görevlendirdiği tepeden Cennet bahçesi istikametinde vadiye bakıyoruz. Kalbin hüzünlenmemesi ve gözlerin nemlenmemesi mümkün mü? Fenâdan bekaya bir ufuk turu; Yoluna, canım feda Yâ Resûlallah…

Abdullah Ş.BEDİRHAN
24.11.2015

1- Taşlıcalı Yahya  2- Şair Eşref  3-  Mevlana   4-  Y.K.Beyatlı; Rintlerin Ölümü   5-  “Ey Allan’ın Resulü, sen aşıkların yaralı gönüllerinin şifasısın”   6- Necip Fazıl







Tarih: 25.11.2015 10:04