Demokrasimiz Defolu mu?


“Defo” Fransızca bir kelimedir. Kumaşın dokunmasında, dikilmesinde sebebiyet verilen hata ve kusur anlamındadır. “Lu” ekiyle sıfata dönüştürdüğümüz “defolu” kelimesini ise; hatalı, özürlü ve kusurlu anlamında kullanırız. Peki, bu kelimenin yerine kullanacağımız daha bir aşina olduğumuz başka kelime yok mu? Var… Ayıplı. Eksik ve utanılacak şey anlamında Arapça (‘ayb) dan “ayıp” kelimesine “lı” eklemek suretiyle sıfat olarak; kusurlu, ayıbı olan, utanılacak şeyi olan anlamında; ”ayıplı” kelimesini türetmişizdir.

Her ne kadar yukarda “daha bir aşina olduğumuz” gibi bir ifade kullanmışsam da, iki farklı dilden gelen bu kelimeler; İfade ediliş tarzı ve yaptığımız eklerle “hançeremize” uygun hale getirilmiş olması nedeniyle, bizim olmuştur. O güzel “hüseyni” şarkıda terennüm edildiği gibi: “Ezelden aşinanım ben, ezelden hem zebanımsın.” Deme hakkımız var. Evet ezelden. Son gelen ve bizden olan her kelimenin dilimizi zenginleştirdiği de bir vakıadır. Bir İngiliz’e, lügatinde Dünya’nın birçok lisanından kelime olması mutluluk verirken; biz Cihan İmparatorluğu Lisanını beylik lisanına dönüştürmeyi güzel bir şey sanarak lisanımızı da zamanımızı da harcadık. Aslında, dili sadeleştirme gayretlerinde büyük bir tezat da yaşandı. Maddi açıdan ekonomik durumu düzeltme servet yapma, zenginleşme peşinde koşulurken, dilde fakirliğe talip olundu. Dil fakirleşince neler olur, konusuna girmeye gerek yok. Birçok şeyi aslında yaşayarak öğreniyoruz. Aşağıdaki konularla da ilişkili gördüğüm için, lisan mevzusunda bir iki cümleden sonra, demokrasimiz ve defo mevzusuna geliyorum.   

Demokrasimizle ilgili ahkâm keserken, gene de: “ayıplı” yerine, “Allah utanılacak şey vermesin” dedikten sonra: Demokrasimiz “defolu” mu? Sorusu ile sorunun irdelenmesi sanki daha zarif bir yaklaşım olacak diye düşünüyorum.

Demokrasi kumaşının dokunması, kesimi ve dikilmesinde oluşan hata ve kusurlar zaman ve zemine göre farklılık arz edebilir. Bakanlar, bakış açılarına göre bu giysideki uygunsuz büzülme ve kıvrımların nerelerde olduğunu görüp; potluk omuzlarda, yakada veya sırtta diyebilir. Defoya ve potluğa şartlanmadan: Bu demokrasi bize dar geliyor, bol geliyor; diyerek darlığın ve bolluğun kaç beden büyük veya küçük olduğu da ifade edilebilir. Ayrıca, bütün bunları olumlu sözler kategorisinde değerlendirmemiz gerekir. Zira fikir üretme eylemi istikbale dair ümit var olmamızı da beraberinde getirir...

Sıkıntılı bir konu olduğu için bu kadar çevrede dolaştığım yeter sanırım.

Demokrasimizle ilgili beklide en keskin hüküm: Demokrasi tarihimizin darbeler ve muhtıralar tarihi olduğunu söyleyen görüştür. Evet doğrudur. Ancak bu konuda bu kadar derine dalmak niyetinde değilim. Az değil 144 yıldır bu yoldayız. Birinci Meşrutiyet 1876’dan itibaren, yol kazaları ile beraber epey mesafe kat ettiğimiz kesin. Günümüzde bilgiye ulaşma, birkaç tuşa dokunma kadar yakınlaştı. Bilgisayarının başına geçen, ağ bağlantıları ile en ciddi bilimsel çalışmalara da, günlük dedikodulara da ulaşması mümkün. Artık masal anlatıcılarının işsiz kalması gerekir. Sistemi sahiplenmiş bu sayede köşe edinmişlerden, gelecek endişesiyle tepkisel tavır sergileyenlerden bahsediyorum. Hani nasıl derler, söyledikleri “üç aşağı, beş yukarı” şudur: “Ülkemizin kendine göre şartları vardır” cümlesi akabinde, kehanette bulunurken veya “o zaman falanca kesim şöyle bir harekette bulunur” diyerek niyet okuyuculuğu yaparken de, en kaba tabiriyle “Burası benim mülkümdür, kimseye gecekondu yaptırmam” demektedirler. İnsanın, keşke gecekondu ve şehircilik konusundaki hassasiyetiniz gerçek olsaydı da, şehirlerimiz birer “toplama kampına dönmeseydi” diyeceği geliyor… Evet, samimiyetsizlik ve iki yüzlülük, büyük sorunlardandır. Bu demokrasinin de baş sorunudur.

Masa başında zihne yansıyanların yazıyla ifadesi için uğraşırken bir telefon ikazıyla gerçek hayata dönüyorum. Arayan komşum Aydın Bey. İşte bir fırsat; yazımı tek seslilikten kurtaracak bir fırsat. Aydın Bey: “Hocam, bilgisayarlar nazenin cihazlardır. Çocuklardan ancak eski modeli kurtarmışsındır dile düşündüğümden, laptop soğutucu gönderiyorum.” Evet, aynen öyle olmuştu. Komşuma teşekkür ediyorum ve telefon bağlantısıyla röportajı yalnız televizyoncular yapacak değil ya diyerek hemen soru yöneltiyorum.

“Komşum demokrasimiz konusundaki görüşlerini alabilir miyim?”

“Hocam, demokrasi ne demek?” komşum en az birkaç tane mükemmel demokrasi tanımı yapacak düzeyde birikimli olmasına rağmen bu soruyu sorduğuna göre, müteakip cümlenin çarpıcı olmasını istiyor diyerek, cevaplıyorum.

“Hani ‘demos’ ve ‘kratos’un izdivacından zuhur, ‘demokrasi’den halk iktidarından bahsediyorum.”

“Hocam, yarım asrı aşan ömrüm müddetinde ben demokrasiyi görmedim.”

“Komşum, durum o kadar vahim mi?

 “Evet, hocam evet, o kadar vahim. Yani belli aralıklarla sandığa bir mektup atmakla mı gerçekleşecek demokrasi? Bir mektup; er mektubu, üstelik o mektubu biz bile yazmadık…”

“Eyvallah komşum.”  Ahizeye söylenen son sözlerle vedalaşıyoruz.

Yazmadığımız bir mektubun kutuya atılması, çok şeyleri ifade ediyor. Ne yok ki içinde? Genel Başkan sultasından başlayarak, delege sisteminden, seçim sistemine uzanan bir yığın eleştiri. Bu satırları okuyan komşumun: “Hocam, yorum farkı kalem farkı” diyeceğinden adım gibi eminin. Kalem hakkını kullanmak lazım diye düşünüyorum.

                                                                                          25.10.2010

Tarih: 26.05.2014 08:38