Hileyle Harelenmiş Demokrasi


Demokrasinin olmazsa olmazlarından: seçim, çok partili sistem, kuvvetler ayrılığı, fikir, toplantı ve gösteri hürriyeti dışındaki bir konu üzerinde duracağım. Rahmetli Teyo Pehlivanın dediği gibi: “Geriye ne kaldı ya…” demenin gereği yok. Şimdi, “kanun önünde eşitlik” ilkesiyle ilişkilendirdiğim, hukukun siyasi partilerle ilgili eylemi ve eylemsizliğine örnek olacak, geçmişte yaşanmış ve elan yaşanmakta olan birkaç hususa yer vermek istiyorum. 

Hukukumuzda “kanuna karşı hile” diye bir kavram vardır. Kısaca kanunun müsaade etmediği bir neticenin, dolaylı yoldan kanunun müsaade ettiği vasıtalarla elde edilmesidir. Ve hukuk düzenimiz hileye yol vermez.

Hülle Partileri olarak kurulup sonra demokrasimizin çöplüğüne atılan 20 parti ile söz konusu hilenin tatbikatı yapılmıştı. 1980 öncesi milletvekili transferlerinin getirdiği sıkıntı ve milletvekili imajını zedelenmesi demokrasimiz adına da bir çirkinlikti. Sanırım “transfer” sözcüğüyle, akçalı konuyu çağrıştırarak yeteri kadar anlaşılır olmuşumdur. İşte, 1982 Anayasası’nda yer verilen “istifa eden milletvekilinim mevcut partilerden birine girmesi durumunda milletvekilliğinin düşeceği” hükmü, hülle partileriyle delinmiş ve yeni bir partinin kurucusu olan milletvekili daha sonra partisinin feshi ile bağımsız milletvekili olarak istediği partiye girmiştir. Burada 1982 Anayasası’nın ilgili maddesi (84.madde) düzenlenirken, güzel bir ifadeyle “efradını cami, ağyarını mani” (eksiksiz ve fazlasız) bir çalışma yapılmamış, demenin gereği yok. Yapılan kanuna karşı hiledir. Aslına bakacak olursak, üçüncü sınıf kasaba politikacısının uyanıklıklarını anlatan Zübük’de yer alabilecek türden bir işlemdir. Ancak hukuk sessiz kalmıştır.

Hukukumuzda siyasal partiler için seçim barajı öngörülmüşse ve siyasi parti platformunun içinden veya dışından bir komite seçimlerde bağımsız milletvekilliğini adeta bir dönem partilerin kontenjan milletvekili dağıtımı çalışmasına benzer bir faaliyet ile organize etmişse, bu; hürriyetçi demokratik parlamenter sistemin, “bağımsız milletvekilliği” ruhunun tahribi anlamına gelir. Anca ne oldu. Parti ile elde edilemeyen neticeden daha alası, bağımsız adaylık imkânıyla elde edildi. Yani kanuna karşı yapılan hile görülmedi. Sonra, yalancı pehlivanların çektiği nefasette bir “peşrev”.. parti kapatma davası seyrettik. Anlaşılan bu kesime bir kredi açılmıştı.

Kredi açılmayanlar da vardı. Bölücülükten daha tehlikeli addedilenler.

Şimdi, “Yüce Divan” sıfatıyla yargılama yapan Anayasa Mahkemesi’ne; bir tarihte, parti kapatma davası nedeniyle gönderilen “Esas Hakkında Mütalaa” ismiyle maruf belgeden bahsedeceğim. Mazi oldu, ne gereği vardı da diyebilirsiniz. Ben bu 83 sayfalık metni okuduğum tarihlerde ve daha sonraları da hep, bir hukukçunun kaleminden nasıl böyle mütalaa çıktı ve Yüce Divana nasıl gönderildi, diye düşünmüşümdür. Ve arkadaşlarıma,  sakın ola ki bu metnin tercüme edildiği bir ülkeye gitmeyesiniz. Dünya o kadar büyük değil derler ya, bakarsınız tercümeyi okumuş ve “mükemmel mütalaa nasıl olur”un cevabını bulmuş bir dünyalı ile karşılaşırsınız da, sohbetinizde birilerinin adına mahcup olursunuz.

Gelelim mütalaaya; 26 profesör ve 17 gazetecinin yazdıklarından alıntılar yapılarak devam eder bu mütalaa. Alıntıların en çarpıcısı da sona saklanmıştır. Şöyle; “Bir okuyucu (…) gazetesinin fıkıh yazarına soruyor: İslam dininde müziğin hükmü nedir? Mubah olan müzik çeşitleri var mıdır?” Fıkıh köşesi yazarının cevabından oluşan bir sayfalık alıntı ile devam eder. Burada ilginç olan; soru soran okuyucunun, köşe yazarının ve o gazetenin kapatma davası açılan partiyle nasır bir yakınlık oluşturduğu bilinmez ama “kökten dinciliğin kısıtlayıcılığı noktasında” birkaç cümlelik yorum yer alır, malum amaca yönelik. Devam ediyoruz; ikinci örneği birinciden daha ilginç bulacaksınız. Mütalaayı yazan da aynı görüştedir.

Bir başka örnek, ilkinden daha garip. Yine (…) gazetesinin okuyucu köşesi olan ‘Sizin Köşeniz’ bölümünde yer aldığı için, okuyuculardan özür dileyerek aktarıyorum.Tamam, nezaket aktarılacak konu itibariyle özrü gerektirirse de,  yazı muhatabının Anayasa Mahkemesi olması hasebiyle “okuyuculardan” hitabı da, en az verilen örnek kadar “garip” dir.

Devam edelim: Yazının başlığı: Yaşar Nuri ve Ayakta Bevl. Yazan İsmail Kurtaran adlı bir okur.

Yazının ana konusunu teşkil ettiği için bevl kelimesinin lügat anlamını da açıklayalım. Bevl: idrar yapma. Yazı şöyle başlar:

Prof. Dr. Yaşar Öztürk’ün 7.3.1997 günü TV’de katıldığı bir programda şu ifadeleri kullandı; ‘Ayakta bevl yapmak günahtır diyorlar, bunun dinle ne alakası var?’ ve buna benzer birçok ifade …diyerek olayı özetleyen yazar, lehte ve aleyhteki görüşleri aktararak bir hükme varır. Peşinde de Esas Hakkındaki Mütalaa’nın hükmü yer alır: Bu örnekle ilgili yorumu okuyucuya bırakıyorum… Ancak yukarıdaki konularda bile fikir birliğine varmayı zorunlu gören, buna ulaşmak için de büyük emek harcayan kökten dinci zihniyetin, çağdaş sorunları nasıl çözüme ulaştıracağını sormak, Türk insanının hakkı olsa gerek.”

Ve böylece, belki dünyada ilk defa parti kapatma davasında Anayasa Mahkemesi hâkimlerinin önüne “ayakta çiş” ve “müzik” konusu gelmiş oldu. Gazete kupürleri, okuyucu soruları, doktiriner planda tartışma derken, çağdaş sorunları nasıl çözüme ulaştıracağışüpheli kesim hakkında nihai karar verildi. Refah partisi de kapatılan partiler arasına dâhil oldu.

Konu ile alakalı olması hasebiyle, yıllar önce okuduğum bir kitaptan (Uygun Adım Siyaset; M. Karaalioğlu) altı çizili birkaç satırları da aktarmam gerekiyor:

1997 Temmuz ayının ilk günlerinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Savaş’a kalın bir paket geldi. … Gönderen Genelkurmay Başkanlığı’dır. Dosya, halen Anayasa Mahkemesinde bulunan RP’nin kapatılmasına ilişkin dokümanlara eklenilmesi amacı ve ricasıyla gönderilmiştir. … Genelkurmaydan bu konuda herhangi bir talepte bulunulmamıştır. …Ordu Böylelikle kamuoyunda aylardır dillendirilen siyasete müdahil olma iddialarını resmileştiriyor, davada taraf oluyordu. … İlginç olan nokta Genelkurmay Başkanının imzasının bulunmamasıydı… İmza sahibi Genelkurmay ikinci Başkanı Org. Çevik Bir olarak görülüyordu.Bu durum, resmi yazışma usul ve esaslarına uygun değildir. Bir Paşa Genelkurmay Başkanlığı adına dosya tanzim edip imzalıyor ve Yargıtay’a gönderiyor. Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş kendine ulaşan metni noktasına virgülüne dokunmadan Anayasa Mahkemesi’ne gönderiyordu. Mahkeme de bu yeni dosyayı, usul gereği savunma hazırlayan Refah Partisi’ne ulaştıracaktı.

Bizdeki bu kural tanımazlık, kişi ve kurumların asli görevleri dışındaki işlere de müdahil olma gayretkeşliği, bir dönem birilerinde konjonktüre uygun davranıp ses çıkarmama refleksini getirse de; bu fevkalade olumsuz davranışın, daha sonra kurumlar arası gerginlik tohumlarının yeşermesine uygun bir zemin hazırladığını, gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Mahkemeler kurulur, kararlar verilir. Mevcutlar dışında bir üst mahkeme vardır. Kamu vicdanı da bir mahkemedir. Nasıl derler: Kamu vicdanında ma’kes bulmayan kararlar, bedbaht kararlardır. Ya Mahkeme-i Kübra. Vardır ve haktır.

                                                                                                                           25.10.2010

Tarih: 26.05.2014 08:39