İMRALI MAHKÛMU VE KADER AĞLARINI ÖRER


İMRALI MAHKÛMU

VE KADER AĞLARINI ÖRER

Bir süredir basında yer alan bazı sözler, yıllar önce okumuş olduğum, ünlü şairimizin bir şiirini hatırlatmaktadır. Bu zihni takıntıyı, görünür hale getirmek ve sizlerle paylaşmak için, şiiri bir kez daha okudum.

Neler yok ki? Hazin bir ideolojik mücadele öyküsü; mehtap muhabbeti, yıldızlı semalar ve gün doğumu tasvirleriyle de renklenen sözler,usta kaleminden her daim yatağını bulan su misali şırıl şırıl akıyor…

Şairimiz bir yerlerde “ayın on dördünü” görenleri sıralar.Önce, Paris’de aç gezen biri; sonra, Fatihli hırsız; İrlandalı polis ve Şair Salih Zeki; sondan bir önceki Londralı Lordun benzetmesi ayın yüzünü kızartır.Ve bu haliyle “ayın on dördü” bir Parya’nın nazarıyla da buluşmuş olur.

“… Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü, 
dedi ki:
 
— Benziyor ay
 
            Ganj`ın üstüne damlayıp yayılan
 
                                                       kardeş kanına.”

O dizelerde, cengâver güneşi de görürüz;

«Kalküta şehrinin ufkunda güneş 
                                           yükseliyordu.
 
Atları ışıktan, miğferleri ateş
 
                                              bir ordu
 
bozgun karanlığı katmış önüne
 
                                                  geliyordu.
 
Güneş yükseliyordu..
 . »

Romantik kaçtığı için şairimiz bu sözleri beğenmez. “… Şöyle diyelim:

«Baygın kokulu 
                  koskocaman
 
                                 masmavi bir çiçek
 
                                                     şeklinde sema
 
düştü fecrin altın kollarına...»

Bu da olmadı …” der.

Zira önce gelenlerin; “tuluun” da“gurubun” da tasvir patentini alarak, güneşin en güzel görsel şölenlerinin,canına okumuş oldukları kanaatindedir.

“… Tuluu şemsin, gurubu şemsin 
                                okumuşlar canına..
 
Bu hususta yapılacak iş,
 
                                  söylenecek söz
 
                                              kalmamış bana.
 
Buna rağmen,
 
               tekrar ederim ki ben:
 
Kalküta`nın damları üstünde güneş
 
                                      güneş gibi
 
                                             yükseliyordu.
 
Sokaktan bir sütçü beygirinin
 
                   nal ve güğüm sesi geliyordu.
 
Benerci sordu:
 
— Saat kaç?”

Yukarıdaki dizeler: “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”isimli şiirden. Şiir desem de, yazarımız satır arasında: “Ben, romanın muharriri / diyorum ki …”  İfadesine yer verir. Yer yer nesirle devam eden, atmış sayfa civarında, genelde manzum eser“üç kısım” ve “kısım” içinde “bap”lar, “kesim”lerle devam eder. Bir “son söz”ve akabinde “matem marşı” ile biter. Madem öyle; ustanın sözü satır arasına sıkışıp kalmasın, biz de “roman” diyelim.

Romanın konusu Hindistan’da geçer. Şehir Kalküta’dır. Hindistan’ın istiklâli ve gerçek kurtuluşu için çalışan ideoloji körgütün lideri BENERCİ, Biritanya polisi tarafından yakalanır. Biritanya mahkemesi tarafından yargılanır ve 15 yıl hüküm giyer. Şairimiz Nazım HİKMET bu eserinde; BENERCİ’nin yakın arkadaşları SOMADEVA ve ROY DRANAT’ın hayatlarından kesitler verirken, hem dava adamlığını, ham de müesses nizamın klasik numaralarını anlatır.

Netice itibariyle taş bir hücrede cezasını çeken BENERCİ tahliye olur. Bir insan seli karşılar. Ancak eski lider yoktur.Tahliye olan kişide fizyoloji berbattır. Artık elleri dümen tutamayacak kadar lüzumundan fazla titremektedir. Dönemeçlere zamanında müdahale için, kafa elastikiyetini kaybetmiştir. Yanlış adımlar mukadderdir. Ve bu haliyle önderi olduğu kitle, kendisini (bir safra gibi) atana kadar o firen olacaktır.

Ve BENERCİ, intihar eder.

Şimdi Nazım HİKMET’in son dizelerine yer verelim:

                           «Kavgada 
                           kendi kendini öldüren
 
                                                      lanetli bir
 
                                                      cenazedir
 
                                                      benim için:
 
                           Ölüsüne
 
                                   ellerimiz
 
                                         dokunamaz.
 
                          Arkasından
 
                                   matem marşı
 
                                         okunamaz.»
 

Matem marşından önce söylenenler de şöyledir: ”… Ve Benerci sen 
         bu kitapta:
 
kendi kendini öldürmene rağmen
 
benim ellerim senin
 
                     kanlı delik
 
                            şakağına dokunacaktır.
 
Cenazende
 
         dosta düşmana karşı
 
                       matem marşı
 
                                  okunacaktır: … “
 

Tahmin edeceğiniz gibi, yazıma böyle uzun bir girizgâhla başlamış olmamın nedeni, İmralı mahkûmuyla ilgili ifade edilen düşüncelerdir.“Bakın görürsünüz..” şeklinde dillendirilen “öngörü taslakları” uçuşup duruyor.

En nihayeti yazılı basında, eski MİT mensubu Mehmet EYMÜR’ün  konuyla alakalı görüşü de yer aldı. “Cesur olsunlar ÖCALAN’ı serbest bıraksınlar” diyordu. EYMÜR birikimini kendisinde saklamayan, kamuoyuna aktaran biri; bu yüzden yukarıdaki ifadesini anlamlı buluyorum. 

Derler ya “acı gerçek” yüzünü gösterdi mi, çok şeyler değişir ve bazı şeyler daha iyi anlaşılır. Şimdi İmralı mahkûmunun gerçeklerle yüzleşmesinin serüvenini takip edelim.

 Suriye Devlet Başkanı Hafız ESAD’ın kararlı tutumuyla başlar, acı gerçekle yüzleşme. Artık Suriye’yi terk etmek zorundadır. Ve ülke ülke varılan her merhalede ulaşılan bilgi daha da derinleşir. Görüşmelerle Yunanistan’ın kapılarını açacağına inanılırken, sahte isimle yapılan siyasi sığınma talebi de netice vermez;hava alanının dışına dahi çıkmasına müsaade edilmez ve dost bilinenler, ancak Rusya vizesini temin ederek, onu kuzeye postalar.

Rusya’da en büyük destekçisi olan Viladimir JİRİNOVSKİ siyasi sığınma isteğine: “en kısa zamanda ülkeyi terk et” cevabını verir.Gözler Belerus’a çevrilse de oradan da Rusya’nın kararı doğrultusunda hareket edileceği şeklinde “ret” cevabı alınır. Dönemin Devlet Başkanı olan Yevgeni PRİMAKOV ile kişisel görüşme de netice vermez. Yunanistan’ın açıkça desteğini çekmesi üzerine Kıbrıs planı da gerçekleşemez.İtalya ile temas kurulur. Hiçbir ülkeye iade edilmeme garantisi alınamaz, ancak İtalya seçeneği kabul edilir. Artık Roma’da dır. İtalya ve Almanya’nın bir komisyon kurarak ortak bir tavır sergileme çalışması da netice vermez. Komisyon iptal edilir. İtalya İMF yardımı konusunda Rusya’ya yardımcı olma vadiyle,başındaki sıkıntıyı Rusya’ya satar. Ve ikinci kez Rusya yolu görünür. Ancak iyi karşılanmaz. Belki de; kapitalistlerle fazla muhabbet, eski davadaşlığına gölge düşürmüştür. Bir kapı buluncaya kadar, üç gün müsaade edilir. Bu ara Ermenistan düşünülse de ilk durak olan Yunanistan’a dönülür. Bu merhalede de düşünülenler gerçekleştirilemez. “Schengen” anlaşması engeli ve bir uyarıyla hava sahasının kapatılması Hollanda yolunu da keser. Son karar: Kenya ve buradan da Güney Afrika Cumhuriyeti’ne gidilmesidir. Kenya’da Yunanistan elçilik evinde misafiredilir. Ev sahibindeki rahatsızlık had safhadadır. Yunan üst düzey yetkilisi daha güvenlikli bir ülkeye götürülmek üzere uçağın hazır olduğunu söyler.Serüvenin bu aşamasında, beklide ta başından beri var olan “esas aktör” de sahne alır. Artık süper devlet devrededir. Müşterek bir operasyonla kaçak teslim edilir. Ve ülkemizdeki yargılanma süreci başlar.

Evet, kıdemli liderin önce elinden tutup,sonra yüzüstü bırakanlarla yaşadıklarının görünen kısmı böyledir. Aysbergin görünmeyen kısmındaki birikim okuyarak, görerek değil bizzat yaşanarak temin edilmiştir. Hayat bu; sıra sıra dağlar sandığı karartıların aslında köstebeklerin teptiği birkaç avuç toprak olduğunu da öğretir insana.Pişmanlıklar, ahlar, vahlar ve kim bilir daha neler…

Peki, şairin anlattıklarıyla, İmralı mahkûmunun hayatı nasıl bir benzerlik arz ediyor. Aslında, şairin hayali bu hayatla örtüşüyor anlamında bir şeyler söylenemez. Yine de söylenmesi gereken, zihni kurcalayan zıtlıkların çağrışımıdır sanki. Şayet Devletin âlicenaplığı vuku bulur ve bu şahıs tahliye olursa, olacakların nasıl bir baş ağrısına sebep olabileceği düşünülmelidir. Bu baş ağrısı, onu örgütünden ve servislerden korumaseferberliğinde zafiyet gösterilirse zuhur edebilir.

Şairimizin kahramanı BENERCİ mahkûmiyette geçen süre zarfında, takipçilerinden çok geride kalır. İmralı mahkûmu; sol ideolojinin diline pelesenk ettiği o malum tezi: “emperyalist mantalitenin nasıl bir şey olduğu” gerçeğini, bizzat yaşayarak öğrenmiştir. Kısaca o artık takipçilerinden fersah fersah ilerdedir. Onların anlayamayacağı veya bir başka tabirle anlamak istemeyecekleri bir müktesebattır bu.

Bilgisizlik, önderi olduğu kitleden fikren geri kalmak,lideri kendi canına kıydırır mı? Şairimiz öyle hayal etmiş. “Romantik kaçtı” da dememiş. BENERCİ’ye: namluyu şakağına daya, ateş demiş. Böylece ideale sadakatin, şanlı bir finalini de kurgulamış.

Gerçek hayata gelelim.

İmralı mahkûmunun gerçekle yüzleşmesinin sağladığı birikim, onu anlamayan takipçileri veya onu farklı bir avantaj elde etmek için harcayan servislerin, yeniden bir senaryonun maktulü yapma ihtimalinden bahsetmemiz, çok mu uçuk bir fikir? Tamam, bilgi ”güç” dür, sahibini korur aynı zamanda. Ancak, bazı mahfillerde, ömre zarar da olabilmektedir. Tarihi çevirelim, fazla uzağa da gitmemize gerek yok, örnekler görülecektir…

Hani filmlerde olur ya; anlatımdan kopuk bir sahne görürsünüz ve bir yazı düşer ekrana “beş yıl öncesi” gibi. Hikâye geriye sarılmıştır; o anı anlamak için filmcilerin sıklıkla başvurduğu bir tekniktir bu. Ben de araya, benzer bir cümle atmak istiyorum.

Buraya nasıl geldik?

24 Aralık 1922 – 1923 tarihleri arasında 8 ay devam eden Lausanne Konferansı’nın önemli siması Lord George N.Curzon bakın ne diyor: “Ben onlara bir alfabe verdiğim zaman görürsünüz.” Bu sözler sürpriz değildir. Zira,emperyalistlerin ajandasında, bir vesile kurcalayacakları bir şeyler mutlaka vardır.

Bu alfabe işi, geri tepip kendilerine de zarar verebilirdi; iyi bildikleri bir şey vardı belki de. “Ha denilen yere Harvord” kondurulmazsa proje tutmayabilirdi. Bu yüzden, daha garantili iş yaptılar ve onlara silah verdiler. Yakaladıkları refah seviyesinin artarak devam etmesi için, çemberin dışındaki ülkelerin huzurunu bozmak, fitne çıkartmak onlar için olağan ve illa ki yapılması gereken işlerdendi. Medeniyetlerinin kanla beslendiği bir vakıadır. Ve tarih öncesi zamandan beri bilinen bir hakikat da,kullanılanın çöp kadar itibarının olmadığıdır. Ve gideceği yer de bellidir…

Yani, “maşa”nın ebeden kullanılması emperyalist gelenekte yoktur. Zira o zihniyette her ürünün bir “son kullanım” tarihi vardır. Gözleri kapatılarak getirilen ve bir bakıma görsel etkilerden tecrit edilerek“tefekkür” imkânı da verilen İmralı mahkûmunun, gözleri açılınca söyledikleri çok önemlidir.

Bakın ne demişti?

“Ben ülkemi severim. Annem de Türk’tür. Eğer bir hizmet gerekirse yaparız.”

“Türkiye ve Türk halkını seviyorum. Onlar için iyi hizmet edeceğime inanıyorum.”

“Devletimin emrindeyim.”

“Şeyh Said’in devamıydım kullanıldım.” Ve batılı ülkelerce korunup desteklendiğini, bu ülkelerden “silah, malzeme ve para yardımları” aldığını da ifade eder.

Gelinen noktada; millet olarak ümit var olmamızı gerektirecek bir durum, şimdilik yok gibi. Açılım projesi çerçevesinde çok seslilik devam ediyor. İmralı’dan, Kandil’den, siyaset sahnesindeki aktörlerden ve PKK projesinin sahiplerinin sesi olan seslerdir duyulan.

Ancak, malum suflörlerin yönlendirmesiyle söylenebilecek bir cümleyi de duyduk. “Bu kazanımlar silahlı mücadelenin sonucudur.” Bir de biz bakalım. Nasıl kazanımmış? Terör belası ve bölücülük illetine sebep kaç bin insanımızı kaybettik? Kafkaslı Şair Kaysın KULİEV’in dediği gibi: “Atılan her mermi bir annenin kalbinden geçti.” Veya Nazım’ın dizelerindeki: “Ganj’ın üzerine damlayıp yayılan / Kardeşkanı..” gibi, başta Fırat, Dicle olmak üzere ülkemizin tüm nehirleri üzerinde “damlayıp yayılan kardeş kanı” aktı ve akıyor. Bu belaya sebep devletin yaptığı harcamanın 300 Milyar doları aştığı ifade ediliyor. Bu zorunlu harcamayla sarsılan, darbe yiyen ekonomi; milletimizin birikimlerini haraç mezat satıyor. Mütemadi kaybediyoruz. Bu belaya sebep Türk’ün, Kürd’ün ve tüm ülke insanının istikbali karartılmış ve daha bir süre sömürü kıskacından kurtulmayı hayal edemeyecek konuma düşürülmüştür.

Ancak birileri kazandık diyorsa, soğanın cücüğüne farklı bir nazarla, gaflet nazarıyla bakılıyor demektir. Yapılan hizmet; Bölücülük ve terör imbiğinde damıttıkları yüce milletimizin kanını, canını ve birikimlerini emperyalistlerin kadehine servis yapmaktan başka bir şey değildir ve kazanılanda sadece sakiliktir.

Ey “saki” vatanla beraber özgürlüğün de elden gidiyor…

 

Abdullah Ş. BEDİRHAN

 

Tarih: 08.05.2015 14:03