Kaybedenlerin Hıncı


İç politik çekişmede halk nezdinde itibar kaybedenler…

Şunu kastediyorum: ülkemiz, devlet benim ben devletim diyen bir anlayışın yönetiminden çıkıp, yeni dengelere doğru yol alıyor. Aslında bu anlayışı münhasıran siyasi parti ile ifade etmek doğru olmaz. Bir kısım mahfiller ve partilerde oran itibariyle çeşitlilik arz etse de, bu kesimin “mutemet” elemanları vardır.

 İşte günün birinde; siyaset, rejim ve devlet kurumlarının işlevleri konusunda kendini tek sorumlu gören bu kesim, kaybeden taraf oldu. Bir isim mi, bulmamız gerekiyor? Ne diyelim: kent soylular, asiller, zenginler; mahfil ve locadan temaşa edenler veya kısaca “devletlûlar” deyip geçelim. Peki, niçin kaybettiler? Sorulmaması gereken, bu soru da hep sorulur. Dünya kuruldu kurulalı, iktidardan düşenler malum üç sebepten dolayı düşmüştür.”Hata,” “kusur” ve “günah” gözden de düşürür ve hatta mamureleri harabeye de çevirir…

Ve Devletlûlar kendilerine, kendi kusurlarına bakacakları yerde; ”bu taşralılar, bu baldırı çıplaklar bizi yönetmeye hakları yok,” demeye başladı. Politik açıdan ve gerçeklik açısından da yanlış olan bir tespitte bulundular. “Bu taşralılar türbanı bayrak ve imam-hatip okullarını karargâh yaptılar ve iktidara yürüdüler.” Cümlesi adeta dillerinde “virt” oldu…

Böylece Devletlûlar, İki yanlış tespit ve bir büyük yanlış eylem yaparak, millete ve değerlerine karşı duruş sergilediler. Seçilen bu iki konuda; iktidar acze düşürüldüğü takdirde, geniş halk kitlelerinin tekrar kendilerine teveccüh göstereceğini düşündüler. Bu da bir başka yanlıştı. Giden gelseydi babam gelirdi, annem gelirdi. Ve bilinen olaylar yaşandı. Aslında her başarılı eğitim kurumu gibi imam-hatiplerin de milletimizin birlik beraberliğinin ve geleceğinin teminatı olduğunu; türbanınsa, temel haklar ve özgürlükler kategorisinde inanç özgürlüğü olarak değerlendirileceğini yine en iyi onlar biliyordu. Ve gönül rahatlığıyla şunu da ifade edebilirim ki: Devletlûlarımız, bu hedeflere yönelik farklı ve sinsi bir planın olduğunu da bilmiyor olamazlardı… Ne yapsınlar kayıp büyüktü. İktidar… Doğal ittifak kuruluverdi…

Demokrasiler bir bakıma umutların korunduğu rejimlerdir. Yani, kaybedenlerin de yapacağı çok şey vardır. Farklı bir bakış açısıyla rejimin ikramından bahsedebiliriz. Bu ikram; gelip geçen iktidarların bürokratik yapıya ilave ettikleri kadro şişkinliği nedeniyle rejimin duçar olduğu, fil hastalığından; demokrasilerin ağır ve güçsüz rejim, olmalarından gelir. Özet olarak: Demokrasiler uzlaşma rejimleridir. İktidarın yandaşları, paydaşları; muhalefetin destekçiler vardır. Sermaye, medya, bürokrasi (sivil ve askeri), sivil toplum kuruluşları, üniversiteler vs. bu sistem içinde güç odaklarıdır.

Şimdi zaman sayacını geriye doğru saralım. Simge bir tarihle ifade edilen döneme gelelim. 28 Şubat. O günlerde ülkemizde bir üniversitede misafir öğretim üyesi olan Prof. Bassam TIBI’nın “Boğaz’ın İki Yakası” isimli çok satan ve korsan baskıları da yapılan kitabından alıntı yaparak devam edelim. Tibi, 28 Şubat sürecinde 50 ye yakın milletvekilinin parti değiştirdiği, parti değiştirmenin rayicinin bir milyon dolar olduğu söylentisine işaret ederek, “Her istifa edenin bu parayı aldığı söylenemezse de, rayiç bir milyon dolardı” der. Demek ki sermaye, devletlûlardan yana kesenin ağzını açmıştı. Nasıl açmasın Devrin iktidarı milletimizin emanetine sahip olmanın kararlılığını gösteriyordu. Artık malum sermaye alıştığı yöntemle çalışamayacaktı. Güç birliği için istenen şartlar hazırdı. Sermayenin bu tavrına, anlaşılır bir refleks diyebiliriz. Netice, milletvekili transferleriyle alınmış gibi görünüyordu. Kamu vicdanını rencide eden bu çirkin oyunun aktörleri ise, siyaset sahnesinde hak ettikleri ikazı seçimlerde alacaklardı.

Devletlûların amacına en uygun ve can siperane gayret; bilindiği üzere, üniversitelerde ve medyada görülmüştü. Üniversitelerin türban konusunda ki keskin tavrı ile ilgili ne söylenebilirdi, ortada bir gerçek vardı, bilimsel çalışma için gerekli “özgür bir ortamın oluşturulması” için yıllarca mücadele verdikten sonra, gelinen nokta. İlginçlik de, tezadın en anlamlısı da burada. Sebep her ne ise; güç karşısında tırsma mı? İdeolojik saplantı mı? Devletlûlarla doku uyuşması mı? Sözün kısası; ittifak için de, taşörenlik için de yeterli malzeme vardı.

Halkı bilgilendirme adına, yazılı ve görsel medya üniversitelerdeki türban krizini kusursuz aktarıyordu. Sınavlara alınmayan türbanlı öğrenciler demir kapılar dışında beklerken terör suçundan tutuklu bir öğrencinin kolluk kuvveti nezaretinde öğrenim özgürlüğünün gasp edilmemesi adına sınava getirildiğini, medyamızın başarılı habercilik tekniği sayesinde öğreniyorduk. Yıllar önce tanık olduğum asil bir duruşu da belirtmeliyim. Mülkiye’de, Çeçenistan ile ilgili bir panel vardı. Konuşmacılar arasında değerli iki Prof.’da bulunuyordu. Ogün, İlber Hoca ve Anıl Hoca’yı dinledik. Fakültede küçük amfide türbanlı öğrencileri görmüştüm. Nasıl oluyordu? Cevap da gördüklerim kadar muhteşemdi: Amaç genç beyinlere ilim adına bir şeyler vermek, o beyinleri taşıyan bir kısım kafaların aksesuarıyla uğraşmak değil…   

O günlerde bürokrasinin askeri kanadı da malum güce toplum mühendisliği, balans ayarı, brifinglerle ve asker ocağında ki yemin merasiminde, orduevlerinde ve ordu pazarlarında türban problemi yaratarak destek olmuştu. Milletin bağrından çıkan ve milletin de “kendisi” olarak gördüğü bu ocak nasıl olmuş milletin iktidarına karşı tertip içinde olanlarla birlikte resim vermişti? Basit bir izahı var. Yakınlık hissetmiş… Yani, taşralının mesafe kat etmesi ve kendisinde güç, farklı bir güç olduğunu hissetmesi durumunda olacaklar olmuştu. Yumurtadan çıkmış ve kabuğunu beğenmemiştir. İşte bu fotoğraf, kaynağını beğenmemenin doğurduğu yakınlık fotoğrafıdır.

Milli iradenin, mecrasını bulan akışına karşı rejim, laiklik ve irtica teraneleriyle yapılan müdahalelerin nasıl bir netice verdiğini; daha sonra banka hortumlamalarını, yolsuzlukları hep beraber yaşayarak görecektik… Gördük… Modern üstü darbe mimarları kesiminden bir takım zevatın emekli olunca sermayenin holdinglerinde yönetim kurullarında söylendiği gibi görev aldılar mı bilmiyorum?.. Bir bardak suda koparılmaya çalışılan fırtınadan, büyük büyük laflardan sonra; bu görevi kabul eden mantalite ne kadar basit, ne kadar hasbilikten uzaktı. Demek ki ne yaptığını bilenler varmış. Doğal olarak bilmeyenler de vardı. Bunlar, meslektaşlarının tavrını, yapılanların neticesini görüp, acı gerçeklerle yüzleşince, çok şeyi anladılar. Ve “Hocaya haksızlık yapıldı” acı gerçeğiyle de yüzleştiler. Haksızlık yalnız Hoca’ya mı yapıldı? Haksızlık aynı zamanda misliyle rejime, millete ve onun eseri devlete de yapılmıştı…

Peki, şimdi ne olacak.

Bildiğim bir şey var. O da, bu türban krizinin suni gündem olduğudur. İktidar mücadelesinde gerileyenlerin kaprisinin doğurduğu, büyüttüğü bir problemdir.

Şimdi şöyle bir senaryo yazalım. Memleketin birinde, bizdeki gibi bir problem olsun. Aktüaliteye yakın düşen film ve dizilerde jenerikte isimlerden sonra yer alan bir ikaz vardır. “… konuyla ilgili benzerlik rastlantıdan ibarettir “  diye. Benzerlik olmadığı için böyle bir ikaza dahi gerek duymadan senaryoya devam ediyorum.

Memleketin birinde: İktidara yürüyerek, kaleleri kuleleri ele geçiren “taşra”, bir süre sonra, önüne konan türban vs. gibi sorunlar yüzünden bunalır ve Devletlûlara; “Bir yanlış yapıp iktidar olduk, ancak emanet size daha iyi yakışıyor. Biz taşralılar; devlet adabındaki bilgi eksikliğimizle, adabı muaşeret kurallarındaki üslubumuzla. Ve en mühimi açlığımızla; makam, mevki açlığı; servet açlığı; bastırılmış duygu açlıkları ile geldik. Gördüğümüze saldırıyoruz. Biz bile kendimizi tanınmaz hale geldik. Bu hırsımız, hırsızlığımız devlete de zarar veriyor. Buyurun sizler yönetin.” derler. Devir teslimin olmazsa olmaz ritüelleri tamamlanır ve iktidar koltuğuna Devletlûlar yerleşir. Selamlama konuşması için Devletlûbaşı arzı endam eder: “Bu çağda türban yasağı da neyin nesi. Temel haklar ve özgürlüklere saygımızın gereği yasak kalkmıştır. Geçmişte kalbi imanlı başı türbanlı bu güzel kardeşlerimize yapılan hatalardan dolayı özür diliyor ve bu hatlarımızın kefareti olarak bir süre başı türbanlı olmayan hiçbir hanım efendi kamusal alana giremeyecektir.” Beyanı ile mesele sahiplenilir. Sonra kesintisiz temel eğitimin mağduru okullar konusunda da kollar sıvanır. “Bu proje bırakın ülkemizi dünyayı kurtarır. Âleme nizam getirir. Derhal eski yapıyı ihya ediyoruz. Ve bundan böyle hayatımızın gayesi bu okullarımızın sayısını artırmaktır.” derler. Ve gelişen olaylarla film mutlu sonla biter.

Ya bizim izlemekte olduğumuz, uzunluğu itibariyle Latin Amerika dizilerine benzeyen film nasıl biter!..

Devletlûların hırçınlaşmasına gerek yok. Hırçınlık netice getirmez.

Geçti gününüz!...

Milletimiz kendine tepeden bakan, hafife alanların da; emanetine sahip olmayan, çalan hırsızları da affetmez ve haddini bildirir.

Sorunu kim çözer derken; bu, şu, o gibi işaret zamirlerini sıralamanın âlemi yok. Çözüm kıymet bilmekle olur. Özellikle üç şeyin: insanın, zamanın ve paranın… Zira her üçü de, çok kötü harcanıyor...

                                                                             

                                                                                       08.10.2010

Tarih: 26.05.2014 08:36