Kendine Zalim Bir Millet miyiz?


                      Bir kendi gibi zalimi sevmiş yanıyormuş

                      Duydum ki beni şimdi vefasız anıyormuş / Lem’i Atlı     

 

 

Bugün tarihe yolculuk yapmak istiyorum. İftihar sayfalarının gururla yazıldığı yıllardan bir yıl…

Önemli bir savaştır. Hep anlatılır. Yıl dönümlerinde törenler yapılır.

Mutlaka sizin de gelmeniz gerekir. Bu ”tur” fevkalade hesaplı olacak. Yapmanız gereken fareyi (mouse) bırakmanız. Ve daha sonra, “imleç”i yön tuşuyla yalnız bir sonraki satıra adım attırmanızdır. Hepsi bu…

Yolculuktaki menzilimiz; jetlerin çelik kanatlarının ufku parçaladığı, bomba infilaklarının, tank paletlerinden çıkan metalik seslere ve motor gürültülerine karıştığı bir zaman değil…

Uzaktan uzağa top atışlarının, piyade tüfeklerinden çıkan seslere ve her ikisinin de süngü harbi için hücuma kalkan ordunun arş-u zemini titreten heybetli tavrının ritmi olduğu bir ana da değil…

Kısaca yol uzun ve meşakkatli. Gideceğimiz zaman: Ter keşten (tir-keş, sadak) çekilen son okun, yayın kirişinden kurtulup hedefe doğru süzülürken icra ettiği o muhteşem bestenin; at kişnemelerine, nal sesine karıştığı; Eğri demirlerin birbiriyle buluşup kıvılcımlar saçtığı, hayat damarlarıyla buluşup kızıl alevler püskürttüğü, velhasıl cengaverlerin kanla, canla sınandığı bir tarih sahnesidir.

Evet, o an için 939 yıl öncesine sefer edilmiştir. Yer Malazgirt… Günlerden Cuma. Sultan ordusuna Cuma namazında imamlık yapar. Düşman ordusunda iki yüz bin asker vardır. Sultanın ordusu bu gücün dörtte biri kadardır. Üstünde beyaz bir elbisesi olan sultan, atının kuyruğunu bağlayarak çetin geçecek bir cenk için yapması gereken bir işlemi de tamamladıktan sonra, ordusuna hitaben: “Ey askerlerim! Şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. Bu gün burada ne emreden bir Sultan, ne de emreden bir asker vardır. Ben de sizlerden biriyim. Sizinle birlikte savaşacağım.”der. Sonra ter keşini ve yayını atar, kılıcını kınından sıyırır ve “Bismillah” diyerek en ön safta düşmanın üzerine at sürer.

Canı veren, o can üzerinde mutlak tasarruf sahibidir. Onun hükmü olmadan bir yaprak mı düşermiş? Hz. İbrahim misal, “O Dostun durumdan haberdar olmaması mümkün mü?” İman zafiyeti içinde ölüm korkusu paranoyasını yaşayanlara da tanıklık eder tarih. Ancak o gün orada mağlup kral Romen Diyojen hakkında da olumlu satırlar yer alır. Zafer Sultan Alp Arslan’a müyesser olur. Sultan Alp Arslan ve mağlup kral arasında geçen diyalogları da aktarır tarih kitapları. Netice olarak Sultan, Diyojen’in canını bağışlar. Kılıcını vererek itibarını iade eder. Ve memleketine yolcu eder.

“Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” Anadolu’nun kapılarını milletimize açan bu büyük zafer; iftihar tablosu olarak hep anlatılır ve sonraki olaylara teğet geçilerek, zaman hızla ileriye doğru sarılır.

Bir televizyon kanalında, iki gazetecinin tarihçi bir akademisyenle yaptığı söyleşide, Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt sonrası saltanatı ve akıbeti ile ilgili -soruya rağmen- o an konuya girmemeleri üzerine, ben de kanal değiştirmiştim. Söyleşinin daha sonraki bölümlerinde mezkûr soruya yer verildi mi bilmiyorum? İşte bu yazıdaki “tarihe” yolculuğumun gerekçesi… 

Bu yolculukta yalnız olmadığım, hâlâ bu satırları takip etmenizden anlaşılıyor. Tarih için: “Kanlı harabe” derler. Bu çetin yola çıkmaya azmetmiş olmanız hasebiyle, “anlaşılan” bir başka şey de; çatal yürekli olduğunuzdur… Kutluyorum. Daha yolumuz var. Sultanın ordusu ile doğuya gideceğiz. Son durak Merv şehri. Sultan Alp Arslan Malazgirt Zaferinden 13 ay 29 gün sonra, en büyük seferi “bâki âleme” tek başına yürür.  Yaşı 42 ve bu âlemde 9 yıl saltanat sürmüştür. Mevlâ’m gani gani rahmet eyleye…

Hafızamda yer etmiş ve efsunkâr güzellikler çağrıştıran bazı isimler vardır. Gayri ihtiyari telaffuz ettiğim olur; Seyhun, Ceyhun, Semerkant, Buhara, Maveraünnehir ve Sidretülmünteha. Görelim Mevla neyler.

Şimdi Malazgirt’ten 25 Ekim 1072 tarihine doğru ilerleyelim.

Kaynak, Ahmet Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sıdır. Sultan, Maveraünnehir Emiri üzerine yürür. Ordu Ceyhun nehrine kurulan köprüyü geçerek Hana Kalesini kuşatır. Kale kumandanı Harzemli Yusuf yakalanır ve askerlerin arasında sultanın huzuruna çıkarılır. Sultan ceza olarak dört kazık çakılarak ellerinin ve ayaklarının ona bağlanmasını emreder. Yusuf’un: “Benim gibi yiğit böyle mi öldürülür” diyerek, Sultana hakaret etmesi üzerine. Hiddetlenen Sultan muhafızlara; “Onu bırakın” diyerek bir ok atar. Fakat ok hedefini bulmaz. Yusuf da üzerinde gizlediği hançerle Sultana saldırır ve ölümcül yaralar açar.

Ve Sultan Alp Arslan son nefesini vermeden önce ibret alınacak sözler sarf eder; … Dün bir tepe üzerine çıkmıştım. Ordumun azametinden, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. Kuvvetime aldandım. Kendi kendime: ‘Cihan padişahıyım, karşımda kim durabilir. Beni kim yener’ dedim. Bugün Cenab-ı Hak aczimi yüzüme vurdu.Ve tövbe istiğfar eder. Allah rahmet eyleye…  

Bu olayda, benim üzerinde durmak istediğim, başka bir şey var. Bir süre önce Diyojen’e; ”Seni affediyorum ve serbest bırakıyorum, ülkene uğurlayacağım” diyen; haydi biraz da ben abartayım; “Güçlendiğin zaman yine gel, geniş ovalarda cenkleşerek muhabbet edelim” diyen bir Sultan; kendi kanından, kendi canından Harzemli Yusuf için “Onun cezasını ben vereceğim” diyerek yayını geriyor ve bir ok gönderiyor.

Tarihimizde; geçmişte ve günümüzde böylesi örnekler bir hayli var.

Buradan hareketle, şöyle bir soru sorabilir miyiz?

Kamu adına güç kullananlarımızdan bazıları; kendi insanına karşı toleranssız, zulümde kararlı ve acımasız mı?

İnsanlık suçu. İğrenç bir suç işkence keşke hiç telaffuz edilmemiş olsaydı.

Ya, faili meçhuller. Yargısız infazlar.

Bay Pipo isimli kitaptan (D.Yurdakul ve S.Yalçın) bir dip not hatırlıyorum. 12 Eylül 1980 hükümet darbesinden sonra; 650.000 kişi tutuklandı, 229 kişi gözaltında iken hayatını kaybetti, 50 kişi idam edildi ve kayıpların dökümü yapılmadı.

YAŞ Kararları sonu ordudan atılanların adeta izlerinin takip edilerek, bunlara belediyelerin görev verilmemesi için baskı yapılması, az bir zulüm müdür?

Ya türban zulmü. Tekrar tekrar ısıtılarak, bakın bu zumlu hala devam ettiriyoruz. Biz zalimleri unutmayın der gibi…

Aslında zalim ne yaparsa kendine yapar. Zalimin mağduru yine kendisidir. Derler ki doğrudur. İşte bu yüzden milletimiz zalimine acıyarak gülümsemektedir.

Biliyorum buradasınız. Tarihe yolculukta göreceğimiz ve duyacaklarımızın hepsi bu idi. Katılırsınız katılmazsınız, saygı duyarım. Ama ben böyle düşünüyorum. Her şey için teşekkürler.

 

                                                                   08.11.2010

Tarih: 26.05.2014 08:42