Kim Bize Benzer


Doğu ve batı, biz ve onlar derken belirleyici faktör  sınır taşları mı, yön kavramı mı?.. Hem o, hem bu ve daha neler yok ki? Tanımlamak için bir şeyler bulmak ve bir yerden başlamak lazım. Bulduğumuz yerden başlayarak iz sürelim, bakalım nelerle karşılaşacağız.

“ İnsan her yerde insandır” derler. “İnsan, hayvan-ı natıkdır” derler. Doğrudur. Ve doğru bir tercümeyle: “İnsan konuşan canlıdır.” Yani, etten ve kemikten; gülen ve ağlayan; seven ve nefret eden; zulme uğrayan ve zulmedendir. Bir muammadır. Bir bilinmeyendir. Bunların hepsine eyvallah... Eyvallah...

Batı ve doğu insanının davranış kalıbı; hassasiyetindeki öncelikleri ve yorum tarzı dediğimiz zaman: bir heykel, bir abide gibi, gözler önünde cisimlenen nedir? Düşünen insanlar bu konuda da boşluk bırakmamış. Bir şeyler söylemiş. İşte o tespitlerden birkaçı:

Batıda iktidar olmak kolaydır, ama yönetmek zordur. Doğuda ise iktidar olmak zor, yönetmek ise çok kolaydır.

Cennet mekân Üstadın yazdıkları arasında şöyle bir cümlede okursunuz:  “Hendese kafalı batılıda ferdi zekâ yok içtimai deha vardır, bizde ise bir türlü içtimaileştiremediğimiz ferdi buluş.” Bir başka tespit de şudur:

Batı insanı “tanrı”sını insani özelliklerle anlatırken, doğu insanı kahramanlarını tanrısal özelliklerle anlatır…

Bu tespit hakkında “doğru” veya “yanlış” gibi kesin hüküm belirtmeden, birkaç söz söylemenin daha uygun olacağını düşünüyorum.

Roma ve Yunan tanrılarını düşünün.

Mesela baş tanrı Zeus, Olimpos Dağının zirvesinde bir malikânede oturur. Karısı, sadakat timsali Hera’dır. Metresi Leto ve bundan gayrimeşru oğlu Apollo vardır… Hikâye uzar gider. Yukarıdaki çerçeveye uygun bir resimdir. Hatta Hıristiyanlıktaki Teslis akidesi “baba, oğul ve kutsal ruh” da bu iddiaya yakın düşer.

 Ya bizim kahramanlarımız. İşte burada egemenlerle, milletimizin kahir ekseriyetini ayırmak gerekir. Bu egemen tabirinin maksada uygun düşmediği kanaatindeyim. Çerçeveyi şöyle belirlersek belki daha isabetli olacak. Medyamızın eski tüfeklerinden el almış müritlerin ve medya gücünün destek arayışları içinde oluşturduğu ittifaka dâhil olan çevreler… Bu sanki daha uygun düştü. Parantez içinde ünlem işareti koymadan, sözlerime yine  “egemenler” diyerek devam edeceğim.

  Milletimiz insaf ve vicdan sahibidir. Hudutları aşmaz. Yorumunda bir olağan üstülük yok mudur? Olmaz mı? Ancak, onun tavrına; doğallık ve samimiyetin dışında bir şey söylenemez. Ya egemenler. Bu konuda özel bir eğitim aldıkları kesin. Hemen çıkarlarına uygun bir söylem geliştirmişlerdir. Söylemlerinde; “doğu insanı kahramanlarını tanrısal özelliklerle anlatır” ifadesini doğrulayan örnekler hiç de az değildir. Millete, milletin kendi bağrından çıkardığı ve kendisi gibi bildiği büyük insanını, kahramanını yeniden öğretirler. Kısaca milletin bağrı yarılır ve oradan saygı duyduğu, hürmette kusur etmediği büyüğü söküp alınır. Ve ulaşılamayacak bir yerlere taşınır. Böyle bir dâhiyane buluşla, yorum özgürlüğüne de kavuşmuş olurlar…

Bu yapılanların ve de yaklaşımın pedagojik ve psikolojik açılardan yanlış olduğunun imasına dahi tahammül edemez onlar. Diş gıcırtılarından “zulme” ne kadar kararlı olduklarını da hissettirirler. Aslında üzerinde hassasiyet gösterilen; milleti için hayatını ortaya koyan o büyük insanın, milletin kahramanının manevi hatırasının korunması değil, kendi çıkarları için inşa ettikleri “baskı düzeninin” devamlılığıdır.

İşte bu yaklaşımdır ki bizi el âleme melâmet eder.

Birlik ve beraberliğimizi tesis edecek ortak değerlerimizin ayrışma unsuru olarak kullanılması ne garip iştir. Ama bir vakıa, ne denilebilir? Milletin bağrını yarmayın. Kahramanını ondan koparıp almayın, demenin dışında.  

Bir de bayram mesajlarındaki ve tekaüt olan üst düzey kamu görevlilerinin veda mesajlarındaki üslup vardır ki bunun da bize özgü olduğunu düşünmüşümdür.

Yaşım itibariyle, Anayasamızdaki ifadesiyle, devletin bütünlüğü vatandaşın birlik ve beraberliğini temsil eden makam sahiplerinin 1970 sonrasındaki bayram konuşmalarını daha net hatırlarım. Rahmetli Cumhurbaşkanımız Özal bu konuda istisna idi. Onun mesajlarında; milletimiz hainler, gafiller vs. gibi bölüp parçalanmaz, birlik mesajları ile aydınlık gelecek tasvir edilirdi. Önceki Devlet Başkanlarımızın bayram mesajlarında ise: “rejim ve cumhuriyet düşmanlarına, karanlık güçlere, laiklik karşıtlarına ve irticaya” sıklıkla yer verilir ve neticeten “devletimizin güçlü olduğundan bahisle bu mihrakların hak ettikleri…” gibi cümleler yer alırdı. Hatta bir seferinde malum konuşmalardan birinde “bir kısım eksantrikler…” ifadesi de yer almıştı. Sizi lügate bakma zahmetinden kurtarmak için ben söyleyim. Eksantrik, Fransızcadan devşirme bir kelimedir. Üst ucu “dış odaklı” alt ucu ise “züppe” anlamına gelir. Kısaca, “bir bu eksikti” derler ya; işte öyle. En nihayeti, bir bayram mesajında “eksantrik” kelimesi de ifade edilmiş oldu. Binlerce yıllık devlet geleneği olan; devletin ve devletsizliğin ne anlama geldiğine deruni bilgisiyle aşina ve sahip olduğu değerlere sadakati genlerinde taşıyan, eşi menendi olmayan bir milletin fertlerinin, böyle bir hitabın muhatabı olması ne kadar esef verici…

Karar sizin.

Tüm dünyada cumhurbaşkanlığı makamı ”devletin başı” olması hasebiyle ayrıcalıklıdır. Korunur. Bu yüksek makama ölçülü ve saygılı davranılması, saygıda kusur edilmemesi gerekir. Bu hassasiyet şöyle bir fıkra ile vurgulanır. Rivayet olunur ki, ülkenin birinde birisi cumhurbaşkanına: “Et kafa” der. Yargı şikâyete bağlı olmaksızın harekete geçer. Ağır cezada iki dava açılır. Birincisi “hakaret” davasıdır. İkincisi ise, “devlet sırlarını ifşa etmek” suçundan açılmıştır.

Sorunlara da fıkralardaki gibi gülüp geçsek ve sorunlar çözülse ne iyi olurdu. Ama olmuyor. Keşke şu olsaydı, keşke bu yapılsaydı gibi; “keşkekli”  boş lakırdılarla geçirecek zaman yok.

Gerçek hayat bütün ihtişamıyla önümüzden akıp geçiyor.

Peki, kim bize benzer? Hiç araştırmayalım. Kimseler bize benzemez… Tavrımıza hayran olmak da, ayrıca iyi bir eylemdir…

                                                                           02.11.2010

Tarih: 26.05.2014 08:41