Kirli Oyun Terör -I-


Coğrafya ile politikanın ilişkisi üzerine tezler inşa eden Jeopolitikçilerin görüşleri benim için pek inandırıcı gelmese de “terör” konusunda bir şeyler söylerken:”Sıkıntılı bir coğrafyada yaşıyoruz” diye söze başlamak, fena bir başlangıç olmasa gerek.

Evet, sıkıntılı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu sıkıntıların hepsi mi, coğrafyadan? Tabiî ki hayır; maddi ve manevi yorgunluğa sebebiyet veren birçok şey, milletimizin üzerinde fır fır dönüyor. Ancak şabloncu bir yaklaşımla, sorunun basitçe izahı mümkündür. Hepsi bu. Basitçe izah. Şu da bilinen bir gerçektir ki; basit izaha itibar etmek, sorunu basite almak, problemin büyümesine, kangrene dönüşmesine vesile olmaktadır. İşte size, sorunu basite alan iki ünlü yaklaşım: “yollar yürümekle aşınmaz”, “üç beş çapulcu”. Birinci ünlü yaklaşım bizi 1980 öncesine götürür.

Yürümekle aşınmayan yollar…

Ne vardı 1980 öncesinde? Basit öğrenci istekleriyle başlayan hareketlilik, mesafe kat ederek, ülkemizi kan gölüne çevirmişti. Kayıtlarda; 1977 – 12 Eylül 1980 arasında 5200 memleket evladının teröre kurban verildiği yer almaktadır. 1973 yılında Mülkiye’de başlayan yüksek tahsil hayatımda bu hengâmenin içinde bulundum. Hafızamda canlılığını muhafaza eden sayısız olaylardan bazılarının ısıtılıp ısıtılıp servis yapılmasına tanık olmaktayım. Aslında, tanıklar hiç de az değil. “Bu filmi daha önce seyretmiştik.” cümlesi, milletimizin diline pelesenk ettiği, ikinci meşhur cümledir ve tanıkları deşifre eder. Birincisi mi? Fikstürle bir oynayan olmadıysa, kanımca o da:”N’olacak bu memleketin hali?”   cümlesidir. 

Evet, ne vardı 1980 öncesinde? Uzun uzun anlatmaya ne hacet. İstenmeyen her şey, ülke adeta bir savaş alanı, bir yangın yeriydi. Ülkenin istikbalini karartmak isteyenlerin sinsi planında rol kapanlar, bu rollerini ibadet vecdiyle oynuyorlardı…

Bu hengâmede milletinin sevdalısı, serâpa milli ve dâhî bir insan taraftarlarına farklı şeyler söylüyordu: “Gençler, kan gölüne dönen ülkemizin bu manzarası, emperyalistlerin eseridir… Emperyalistlerin oyunu için vereceğimiz tek damla kan yoktur… Yabancı ideolojilerle zehirlenen bu insanlara, doktorun hastasına yanaştığı gibi yanaşacaksınız…  Bu büyük milletin bir kesimi bugün farklı tavır sergilese de, özünde bizdendir ve mutlaka bize gelecektir... Kavgaya girip birilerinin kafasını kırarsanız bize gelmesini geciktirirsiniz, başkada bir işe yaramaz.” İşte bu sözlerin muhatabı gençler arasında da günün birinde bir hareketlilik oldu ve eylem taraftarı olanlar yeni bir örgütlenmeye gitti. O günlerde bu hareketin içinde bulunan bir arkadaşımız, yıllar sonra isyancı bölük (!) olarak liderin davetine icabet ettiklerinde, nasıl tatlı sert ikaza muhatap olduklarını anlatmıştı... Uzun nasihatlerin neticesinde: “…Sakın emperyalistlerin oyununa gelerek bu büyük millete yanlış yapmayın… Sakın ha, davaya hizmet ediyorum diye bir insanımızın hayatına kastedip, yarın Allah’ın huzuruna katil sıfatıyla çıkmayın… Bunun hesabını veremezsiniz.” İşte, milletimizin bir kesimini diğerine karşı kışkırtmayan, yetmiş milyonun kardeş olduğunu söyleyen, muhterem bir insanın tavrı. Mevla’mdan sağlık, sıhhat ve ömrüne bereket niyaz ediyor, bu vesileyle hürmetlerimi arz ediyorum…

1980 öncesindeki olayların, bu milletin önüne konan suni gündem olduğunun emareleri vardı. Kuvvetli belirtilere rağmen, işaretleri doğru yorumlayabilmenin önündeki en büyük engel: milletimizin tez canlılığı; siyaset aktörlerinin kin, nefret ve gerginlik politikalarıyla birleşince, “azat kabul etmez” taraftarlar oluşturma projesi başarılı olmuş, böylece insanımız kitlelerin silik bir ferdine dönüşmüş ve çok şeyleri ıskalamıştır.

En ucuz metanın insan canı olduğu terör pazarında, binlerce memleket evladını kaybetmiştik. Kısa aralıklarla işlenen cinayetlerden bazılarıyla ilgili araştırmalar, acı gerçekleri ortaya koyuyordu. Biri diğer cinayetin intikamı gibi görünse de, durum farklıydı. Yani bir örgütün süper gücü olsa bile başaramayacağı.. kısa bir sürede karşı cenahtan, faili meçhul bir şekilde birini bertaraf edemeyeceği eylemler gerçekleşiyordu… Balistik raporları, bu eylemlerde kullanılan silahın aynı olduğunu ortaya koyarak, farklı adres gösteriyordu. Yani “sol” adına da “sağ” adına da eylem yapan birileri vardı. Ve bu cinayetler sıradan cinayetler değildi. Toplumda büyük bir infiale sebebiyet verecek, adeta ateş üzerine benzin dökme, diye tanımlayabileceğimiz cinayetlerdi bunlar.  İşte bütün bu gerçekler o günlerde gerektiği gibi ortaya konamadı. Yıllar sonra anılarını yazanlarda bile, aynı sıradan tavrı görmemiz mümkün. İnsana gayri ihtiyari  “vay be kimler nerelerde ne görevlerde bulunmuş” dedirtiyor.

Kemal Yamak’ın melankolik bir isim verdiği hacimli kitabı da ilginçtir. Bu gün iki konu hatırlıyorum bu kitaptan. “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” anı kitabı; haksızlık yapmayım, şayet okudularsa meslektaşları için faydalı olmuş olabilir. Ancak bir olay var ki, sathi bir anlatımla geçiştirilmiş. Adeta, vatandaşın fikri gelişimine katkıda bulunmaması, kışkırtıcı ajanların nasıl cüretkâr tavır sergilediklerinin insanımız tarafından bilinmemesi için çok dikkat edilmiştir. Diğer konu “çoban salata” tarifidir…

Bahse konu olay şöyledir: Paşamız, komşu ilde (Sivas) yoğunlaşan olaylara sebep (1978), tugay komutanının izinli olması nedeniyle o ile geçer, ilin valisiyle çok iyi işbirliği yaptığını ifade eder. Olay şudur: “İlk müdahalede, olaya müdahale eden kıtaya mühimmat verilmemiştir. Bunu bilen veya fark eden askerden yeni dönmüş bir kişi, topluluk içinden fırlayarak, bir erin elinden silahını kapmış ve yüksek bir yere çıkarak, ‘Bu erlerin silahlarında mermi yoktur, çünkü komutanları bunlara güvenmez!’ demiş ve silahı havaya çevirerek, tetik düşürmüş, silahın boş olduğu kanıtlanmıştır… Psikolojik önem taşıyan bu davranış, askeri dinlemeyen bir topluluk yaratmıştır.”

Maşallah… Veya buyur buradan yak, demek lazım. Sivil, sade bir vatandaşın böyle bir harekete tevessül etme ihtimali nedir. Tabi ki “sıfır” dır. Hakeza, bu hareketin askerden yeni terhis olmuş biri tarafından yapılması da, aldığı disiplin gereği imkânsızdır. Belli ki bu eylemci “sade vatandaş” değil; peki, “kremalı vatandaş”a ne oldu… Kitapta bu konuda tek satır yok. Zaten bu provokatörler aldıkları eğitim gereği yakalanmazlarda. Bu olaya sebep çok değerli paşamızın ruhunu incitmek doğru olmaz. Allah rahmet eyleye…

 Söz bu noktaya gelince, kahırla söylenecek bir iki cümle gayri ihtiyari dökülür… Derdimize yanalım. Bu kışkırtıcıları derdest edecek, etkisiz hale getirecek ve oyunlarını bozacak çapta.. yok demeyelim ama az insan yetiştirmişiz. Sayın Barlas’ın dediği gibi: “Türklerin Ata sporu aslında güreş değil, gölge boksudur.” Evet, maalesef bu sözün gerçekliğine işaret eden belirtiler var. İş yapıyormuş gibi görünen. Faturayı başkasına kesen. Kuklacının varlığından bihaber insanların yükünü, makamlarıyla beraber milletimiz omuzlarında taşıdı/taşıyor... Bir ülke kötü yönetiliyorsa, neler olmaz ki... Bu çapsız - eskilerin tabiriyle- malumatsız muhterislerin, doymak bilmez iştiha sahiplerinin faturalarını ödüyoruz. Ve bunlar geniş bir alana yayılmış vaziyettedir. Yelpazenin ne kadar geniş olduğunu, söylemleri ortaya koyar. Bunlar sözlerine vurgu yaparken; rejim, cumhuriyet, laiklik; din, iman, kuran; vatan, Türklük, bayrak.. vazgeçemeyeceği konulardır..

Lafı bir hayli dolaştırdık.1980 öncesine bakmaya devam edelim. Belli aralıklarla işlenen kışkırtıcı cinayetler, sabotajlarla devam eden sinsi planın gereği, milletimiz çoluk çocuğunun gıdasından keserek silahlanmaya yöneldi. Silahlanma için yaptığı harcamaların nakdi yekûnunu hep merak etmişimdir. Ciddi bir araştırma yapıldığını duymadım. 12 Eylül hükümet darbesinden sonra, yayınlanan sıkıyönetim bildirilerinden birinde, toplanan silahların “üç kolorduyu donatabilecek miktarda” olduğu, yer aldı.. Diye hatırlıyorum. Ya teslim edilmeyen silahlar, ne kadardı acaba? Suya atılan, toprağa gömülen vs. Kamunun terörle mücadele için yaptığı harcamalar; işkâl, boykot ve sabotajların sebebiyet verdiği, ekonomideki tahribat hesap edildiğinde neye baliğ oluyordu zararımız…

l980 öncesi yaşadıklarımız, yalnız bize özgü bir durum da değildi. Dünyamızın muhtelif yerlerinde, özellikle kötü yönetilen ülkelerde yıllardır benzer olaylar yaşanmaktadır. Literatürde ismi de var. “Şeytan teorisi.” Hangi bilim dalı armağan etti bu kavramı, diye sormayın? Jeopolitikçiler olduğunu sanmıyorum. Silah üreten çok uluslu firmaların, silah satışlarını artırmak için, yapmış oldukları pazarlama tekniklerinin tamamı bu kavramla ifade edilir. Ajan provokatörler problemli ülkelerde siyasi akımları birbirlerine karşı kışkırtırlar. Silah satarlar. Bölücü örgütleri aynı yöntemlerle devlete karşı kışkırtırlar. Silah satarlar. İki azgelişmiş ülkeyi birbirlerine dalaştırırlar. Silah satarlar. Yetmez, en nihayeti bakarsınız ki, bir süper güç bir devleti tehdit etmiş. Suriye’nin Hariri’nin öldürülmesinde sorumlu görülmesi; ya da “İran’a daha fazla özgürlük gelmeli” ifadesinde olduğu gibi... Müneccim olmaya gerek yok: şimdi bu ülkeler, Irak’tan sonrasının endişesiyle, büyük bir ihtimalle malum pazarın yağlı müşterisi olmuşlardır. Küresel oyunun gereği, kanlar oluk oluk akıyor.. kan veriliyor, can veriliyor. Bu oyun bozulabilir mi? Ümitsiz olamayız…

                                                                          19.09.2010

Tarih: 26.05.2014 08:28