Kirli Oyun Terör -II-


      “Cifei dünya değil kerkes gibi matlubumuz

      Bir bölük Ankalarız kafı kanaat bekleriz”

                                                      Fuzuli                                                                                                                           

 

“Üç beş çapulcu” bu sermayeyi nereden buluyor.

Bir tarihi sözü hatırlatarak söze girmek istiyorum: “Vay mağlûpların haline.” Bu sözü belki de başka türlü de ifade etmek gerekir: ”Vay az gelişmişlerin haline”.

Ne belalı iştir azgelişmişlik… Şu kadar sağcı, şu kadar solcu; şu kadar Türk, şu kadar Kürt ölmüş önemli mi? Asla. Önemli olan “çok uluslu sermayenin” kasasına, nakit akışının sağlanmasıdır. 1980 hükümet darbesi öncesinde “şeytani oyun” ikinci ve daha büyük bir pazarın temelini atmıştı. PKK… 1984 yılından itibaren de, kanlı eylemlerine başladı. Yıllardır devam eden bu güvenlik probleminin maliyeti olarak dillendirilen meblağ 300 milyar dolardır.  Bu mücadeleyi sürdürebilmek için PKK ne kadar harcama yaptı acaba?

Kışkırtıcı ajanlar görevlerini yapıyor. Zira kış kışlığını yapar… Peki, insanımıza ne oluyor. Şeytani oyunlara nasıl geliyor. İnsan ihtiyaçları piramidinde “bela arama”, “bela ihtiyacı” diye bir ihtiyaç hatırlamıyorum. Demek ki bir şeyler, bu coğrafyayı küresel sermayenin oyununa, şeytani oyunların oynanmasına müsait hale getiriyor. Nedir bu. Tevazuun hiç gereği yok. Mademki söz buraya kadar geldi. Üst perdeden ahkâm kesmek gerek.

Bir ülkede anarşi, terör ve hukuksuzluklar varsa, “demek ki ayaklar baş olmuş” sözünü gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz... Bu ayaklar, yani çapsız muhterisler neler yapmaz ki, çamları da devirir, milletin hayallerini de… Devlet ve devlet adamlığının saygınlığını yitirmesi, milletin geleceğinden endişe etmesi, farklı kimlik arayışına girmesidir. İşte emperyalistlerin oyununa gelme bu aşamada başlar. Fatura kesilecekse, bunu kime kesmek gerekir? Kanana mı? Kandırana mı? Veya kandırana uygun bir malzeme hazırlayana mı? Hep kendi kendime şunu sormuşumdur; milletimizin bir kesiminin tehlike algılamasında bir yanlışlık yok mu, diye? Devletin bekâsı için büyük tehlike: Kandırılmış, oyuna gelmiş bölücüler, teröristleri mi?.. Diğer tarafta kimler mi var? Milletin emanetine sahip olacakları yerde, ihanet edenler. Siyaseti ve bürokratik görevleri servet biriktirme için araç yapanlar. Banka hortumlayanlar, ihalelere fesat karıştıranlar. Ey kirli iştiha sahipleri; millete bir anlık, hakkaniyetin gerektirdiği hizmeti yapmanın, ukbadaki karşılığını bilmiyor musunuz? Kirli hesaplarınıza sebep milletin ciğeri kavruluyor. İlahi adalet bir gün teninize yapışır. Bin bir çeşit illete duçar olur, kanser olur, bağıra bağıra acılar içinde geberir gidersiniz. Topladığınız dünyalıklar da sağlığınızı geri getirmez. Belki de, İbreti âlem için Yaradan ağzını eğer… Netice itibariyle götürdüğünüz haram lokmadır. Biz haramzadeyiz bize bir şey olmaz, diyebilirsiniz. O zaman, bu hesap mahşere kalır…

Evet, adresi doğru tespit etmek lazım; Milletimiz, birçok konuyu -terör dâhil- bu ikinci kesimin doymak bilmez hırslarına sebep kucağında, ocağında buldu. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

Hırsızlar servetlerini nasıl biriktirdiklerini söylemese de, rüşveti verenler çeşitli mahfillerde bazen böbürlenerek, bazen kahırla ve ziyafet sofralarında kafalar ısınınca bir takım imalarda bulunuyor. Bu paralelde, emekli olan bazı kamu görevlilerinin de anlattıkları var... Kurumların kurumu olan devlet, iyi bir arşivcidir, bu bilgilerin biriktiği kanaatindeyim. Kamu görevlileri zan altında bırakılması da büyük bir yanlıştır. Aklanacak mı? Bir an önce... Yoksa mahkûm mu edeceğiz?

Yolsuzluklarla mücadeleden daha önemli bir sorunumuz olduğu kanaatinde değildim. Zira terörü durduracak, terörle mücadelede başarıyı sağlayacak olan da budur diye düşünüyordum... Konu konuyu acıyor. Çok daha önemli bir konu, bir problem daha var. Evet dert bir değil ki, “öbek, öbek.” Kısaca, kamuoyu anketlerinde“güvenilen kurumlar” sıralamasında milletimiz nezdinde “yargı” alt sıralara düştüyse, en büyük problemimiz bu olmalı. Eğer mahkeme duvarlarına yazılan o cümle, duvarlar boş kalmasın diye konmadıysa, her tarafta alarm zilleri çalmalıdır. Zira “Adalet mülkün temelidir.” Mülkün… Mülkün… Devletin temelindeki problemden daha büyük sorun olabilir mi? İki elimiz kandaysa dahi bırakıp, bu konuda yoğunlaşmak gerekir. Yapılacak her ne ise… Hukuk reformu mu? Yapısal reform mu? Bir ara “vicdan cüzdan” lakırdısı yapılmıştı. Vicdanlara eksik olan mı şırınga edilecek? Yoksa cüzdanların kalınlaştırılması mı sağlanacak? Ama bir an önce… Bu terörü de bitirir, yolsuzluğu,  hırsızlığı da…

Tam burada, şöyle bir kafa sesi de yankılanabilir… Ya bu hırsızlar, dünyada eşi görülmemiş bir galibiyetin mümessili iseler; ya bu hırsızlar, şahsi menfaatlerini emperyalistlerin çıkarlarıyla tevhit etmişlerse…

Buyurun “cenaze namazına” diyeceğimi mi sanıyorsunuz? Hayır, öyle demeyeceğim... Bu büyük millet, her zorluğun üstesinden gelir. Özündeki cevhere inanmayan gafildir. Zaman zaman tahriklere kapılsa da, bir “teşehhüt” miktarı kadar gaflette kalsa da, hatta bunu biraz uzatsa da, yanlışta diretmez, yanlışta sebat etmez. İşte milletimizin gücü budur. 

1980 öncesi sağda ve solda vuruşanların bir komutla vuruşmaktan vazgeçecekleri düşünülebilir miydi? 11 Eylülde anarşi vardı da, niçin 13 Eylülde yoktu… Veya; “Darbenin olgunlaşmasını bekledik.” Cümlelerinden hareketle bir tez inşa etmenin, isabetsiz olacağını düşünüyorum. Bazılarına uçuk bir fikir gibi gelebilir. Ben şunu söylemek istiyorum. 12 Eylül hükümet darbesinin kamu vicdanındaki yeri aklanma – mahkûm etme tartışmalarının dışında bir yerdedir… Darbenin üzerinden 30 yıl geçti. Hatıralar küllendi. Televizyonlarda arzı endam edenler konuşsunlar.. konuşacaklar... Ancak darbe öncesindeki olaylardan bazı resimleri de bütün açıklığıyla koymak lazım. Binlerce cinayet, sabotaj ve yıkım… Bir fabrikamızda (Tariş olabilir) bir sendikanın yaptığı tahribat fotoğraflarını gazetelerde görünce, maazallah düşman işkâl etse bunlar olur muydu? Diye düşünmüştüm. Bu hengâmeye rağmen sağda ve solda çarpışanlar bir süre sonra büyük oyunu hissetme sürecine girmişlerdi. Birinin diğerine ne halin varsa gör, ben oyuna gelmiyorum, çekiliyorum deme şansı yoktu. Kavgayı aralayacak birilerini beklemenin dışında. Beklenen gibi oldu… İşte 12 Eylülden sonra anarşinin durmasının, bir nedeni aranacaksa, buralarda aramak gerekir. İki kötü şeyden (anarşi ve darbe) güzel şey çıkar mıydı? Çıkmadı da. İnsanımızı kişiliksizleştirme ve kimliksizleştirme operasyonu bütün hızıyla devam etti…

 Gönül isterdi ki bütün bunlar olmasın. Küresel oyun, ülkemizde oynanmasın ve hunharlar (kan içiciler) sahne almasın. Fakat yaşananları dört dörtlük ortaya koyamadık. İşte seyrettiğimiz filmi tekrar izliyoruz.. 1980 öncesinde sağ ve sol adına eylem yapanlar olduğu gibi, PKK adına da en kritik zamanda eylem yapanlar var. Bir emekli generale suikast yapılması gibi… Küresel sermaye bu büyük pazarı kaybetmemek, aynı şekilde devamlılığını sağlamak için gayret sarf ediyor. Bu eylemlerin kimin hangi amaçla yaptığını, örgüt üst kademesi çok iyi bilir. Kamu görevlilerinin de bu konularda gerekli irdelemede bulunmaları gerekir. Mesele, Mersin’de vuku bulan ve bayrak krizi olarak isimlendirilen olayın PKK eylemi olmayabileceğini düşünmüşümdür… Ama ne oldu, birden aşırı bir tepki gösterildi. Hükümet, Siyasi partiler ve Genel Kurmay bu konudaki hassasiyetini en tesirli cümlelerle kamuoyuna açıkladı. Üniversitelerde öğrenciler çatıştı, vatandaşlar arasında yakaya bayrak rozeti takma, otomobillerin plakasına bayrak bandı yapıştırma ve de en yüksek bayrak direği dikme seferberliği başladı… Yurt dışındaki bir insanımızın yakasına bayrak rozeti takmasını anlarım. Bayrağımız için gönderlerin (bayrak direği) kifayetsizliğini düşünürken, arabasının tampon civarına bayrak bandı yapıştıran insanımızın hassasiyetini anlamam. Bizim gibi ülkelerde kör kuruşun ekonomiye kazandırılması gerekirken, bir de bakıyoruz, provokasyonu yaptıranların amaçlarına uygun tavır sergilemişiz. İşte bunun da anlamam… Milletimizin varlığının, birlik ve beraberliğinin sembolü bayrağımız, keşke bu şekil bir tepkide kullanılmasaydı.

Bu kanlı terörü bitirmek için, mutlaka yapılanların dışında, yeni projeler de hazırlanmalıdır. Ancak etnik soruna gönderme yapmanın, isabetli olmayacağını düşünüyorum. Hatta bu söylem, bölücü örgütü mutlu etmiştir… Öğrenim hakkı elinden alınan türbanlı evlatlarımızın yaşadıkları, hangi soruna eşdeğerdi acaba. Bir şeyler yapılacaksa; Veli’nin sorunu, Ali’nin sorunu.. gibi yetmiş beş milyonu bir bir saymanın ne gereği var. Bu sorun, temel haklar ve özgürlüklerle ilgili insanlığın kazanımlarını insanımıza çok gören mantalitenin doğurduğu bir sorundur.

Bu toprakların maneviyatla yoğurup hem hal ettiği milletimizin fertleri arasındaki ve vatan dediğimiz coğrafyaya karşı muhabbeti, gerçek gücümüzdür. Bu muhabbettir terör örgütünün bunca gayretine rağmen milletimizin iki unsurunu karşı karşıya getirmeyen…

Bir takım bedhahlar insanımızı bu güçten mahrum bırakmak için az uğraşmadı… Bir dönem; konuşmalarında “inşallah”, “maşallah” kelimelerini kullananlar da; “ben cuma akşamları alkol almam” diyenler de irticacı olarak fişlendiği kanaatindeydi. Millet olarak, fişlenme çılgınlığını da yaşadık. Bu vesileyle sermayenin çok renkleri olduğunu, en tehlikelisinin de yeşil sermaye olduğunu öğrendik… Manevi gücü hırpalama operasyonlarının yerli olduğuna hiç inanmamışımdır. Bunca badirelere rağmen, küresel aktörlerin işini zorlaştıran o muhabbet insanımız arasında var. O muhabbet; Müslim, gayrimüslim arasında da var.  Bunların ifade edilmesi, derlenmesi bu güzelliklerden milletimizin, dost ve düşmanın hisseyab olması sağlanmalıdır. Bir televizyon programında Prof. Toktamış Ateş, Kirkor Ceyhan’dan bahsetmişti. Kirkor Ceyhan, Ermenistan kurulduktan sonra yerleşmek amacıyla oraya gider. Fakat rahat edemez ve Almanya’ya geçer. Almanya’dan sık sık Türkiye’ye gelir. İşte Toktamış Hoca bu ziyaretlerinden birinde karşılaştığı, değerli dostum dediği Kirkor Ceyhan’ın “Biz Türkler dışarıda pek yapamıyoruz” cümlesini nakleder. Ben de iki kitabı ile tanıdım Kirkor ustayı (Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm ve Kapıyı Kimler Çalıyor). Hani nasıl derler, buram buram Anadolu. Ruhun şad olsun Kirkor usta. Başka, bir örnek; değerli yazarımız Fikret Otyam’ın  “Pavli Kardeş” isimli eseridir. İstanbul’dan Yunanistan’a giden Pavli’nin kısa bir süre sonra milletimizin özlemini nasıl derinden hissettiği anlatılır. Bunlar iki istisna diye geçilemez. Benim de yurtdışına yaptığım seyahatlerde karşılaştığım güzellikler var.  Sözü uzatmayım. Kısaca: Bizim Ermeni’miz bize benzer. Bizim Rum’umuz bize benzer. Ve bizim Musevi’miz de bize benzer…

 Yeryüzünde insanoğlunun en evvel gıda üretimine başladığı yer, bu topraklardır. Bir adı da vardır. Bereketli Hilal.  Yani çevreyi etkileyen merkez konumundadır. Etki, birikimden kaynaklanır. Etkileyen aynı zamanda cazibe merkezidir de. İşte bu sebeple, muhtelif cihetlerden gelen insanoğlunu bu topraklar yaşatmış doyurmuş, toprağında belemiş ve de toprağında saklamıştır. Bu birikimli coğrafyada: hâkim manevi güçle beraber çeşitlilik, uyumlu bir yapı, bir bütün oluşturmuştur. İşte bu üniteryapı bir milleti, bu milleti ifade eder. Bu sözlerden sonra lafı şuraya bağlamak istiyorum. Yönetim biçimimiz cumhuriyettir. Dolayısıyla cumhuriyetimizin kanun karşısında eşit haklara sahip imtiyazsız, sınıfsız ve özgür bireyleri vardır… İşte bu yüzden, açılım, sorun, kimlik derken etnik tanımlamalar yanlıştır. Doğru olan temel haklar ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

Tüm dünyada ekmek aslanın ağzında. Hayat zor. Yakaladıkları refah seviyesinden bir milim gerilememek için, birçok azgelişmiş ülkeyi cayır cayır yakma kararlılığını gösteren güçlerin kirli oyunlarını tekrar tekrar seyrediyoruz. İşte üniter yapımız iştah kabartıyor. Ülkemiz, kirli oyun için belki de binlerce ajanın eylem alanına dönüştü. Peki, günün birinde, kirli oyuna muttali bölücü örgüt üst kademenin “yetti gayri” diyerek nedamet getirmesi mümkün mü? Cevap, menfi ve tek kelimedir. “Fazilet hissinin izharı” için büyük bir eksikleri olduğu kesin. Bu kirli oyun sayesinde dükkân açmışlar – şirket kurmuşlar ve ömürlerinde göremeyecekleri bir konumdalar. Malum yöntemlerle dağa çıkmak zorunda kalanların kanıyla, canıyla dükkân işletiliyor. Sermayede; bir tarafın kanı-canı, üst kademenin cesareti var. Patronlar nasıl cesur olmasınlar; küresel sermaye, yakalanırlarsa hayat garantisi de veriyor… Burada gölge boksu yapmadan söylenecek sözler var… Örgütün, 26 yıldır finansmanının en büyük kalemini toz ve akaryakıt başta olmak üzere, her türlü kaçakçılıktan temin ettiği söylenebilir. Demek ki, mücadelede ve örgütün finansman kaynaklarını kurutma noktasında başarılı olunamamış. Hakkaniyetin gereği, açık yüreklilikle hemen şunu söyleyelim ki; bu mücadelede hayatını hiçe sayan, ibadet vecdiyle, gecesini gündüzüne katanlar var. Milletimizin duası onlarladır. Mevla sayınızı artırsın.

 Şu da bir gerçektir ki, terör sektörünü oluşturdu. Bu sektörün Akbabaları, kuzgunları var. Milletimizin huzuru için bunlarla da etkin mücadele gerekir. Divan Şair Fuzuli16.yüzyıldan bir beyitle, bunlara seslenir. Biz de nakledelim: Talebimiz akbabalar gibi dünya leşi değildir. Zümrüdüankanın, Kaf Dağını beklediği gibi bizde ”kanaat“in “kaf”ını bekleriz.

Ey Fuzuli ruhun şad olsun… Özü sözü bir, doğru ve dürüst insanların bahtı açık olsun.  Ve kanaat ehline de selam…

                                                                        19.09.2010

Tarih: 26.05.2014 08:30