Kitleler İçin Cazibe Ne Kadar Önemli


“Kitle” tabirini istenmeyen bir oluşum için de kullanırız. Organizmada veya cemiyet hayatında kitle oluşumu sıkıntılı sonuçlar doğurabilmektedir. Organizmadaki derdi, dert sahipleriyle birlikte tabiplere emanet ederek, biz cemiyet hayatına dönelim.

Cemiyet hayatında sözü edilen “kitle” idrakini birilerine teslim etmiş, ne yapacağı belli olmayan veya idrakini teslim alanın programı dahilinde kendini ifade eden bir kalabalıktır. Söz konusu kalabalığın program dahilinde hareket edebilmesini sağlamak da, bir uzmanlık alanıdır. İşte burada “toplum mühendisliği” denen olay için takdisyenler ve teorisyenlerin yeteneklerini göstermeleri gerekir. Bu zevatın kullandığı bir çok enstrüman vardır. Neyi nasıl kullandıkları ayrı bir konudur. Ancak, başvurulan yöntemler arasında “yalan” önde gelir. Tarih öncesi zamandan beri bilinen bir gerçektir ki: yakışıklı yalan, yalın doğruyu hep hırpalamıştır. Şayet yapıla bilirse en anlamlı çalışma, “yalan üretim merkezlerinin sonu” konusunda olabilir  diye düşünüyorum… Ve böylece; bilge milletimize mal olmuş, o anlamlı sözü: “yalanın binası olmaz” sözünü gündeme taşımış oluruz.

Şimdi, birkaç büyük yalan ve oluşturduğu kitleleri hatırlatmak istiyorum.

Fransız İhtilâlı denildiğinde; ihtilalın ideolojisini ifade eden birkaç kelimeden önce hatırlanan bir cümle vardır. “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.” Bu söz, Marie Antoinette tarafından söylendi denir. Bana bu iddia inandırıcı gelmez. Cumhuriyetçi çapulcuların saray içinde ajanları vardı-yoktu tartışmasına girmeye dahi gerek yok. İhtilalin liderliğini yapan kadro tarafından, plan dahilinde kurşun askerleştirilen kitlelere, zamanı gelince enjekte edilmek için sıraya konan, cümlelerden en müessiridir. Ve ihtilalin ideolojisinden önce hatırlanmasının sebebini de burada aramak gerekir. Bir başka ifadeyle söz konusu cümle; toplumun düşük gelir gruplarını tahrik eden, azmettiren; maslahata uygun, uydurulmuş bir sözdür. İftiradır… Benzer cümlelerle kin ve nefretle doldurularak yönlendirilen kitleler, meydanlarda hasım bildiklerinin çılgınca kafalarını koparır. Yetmez. İhtilal çocuklarından da yemeye başlar. Belki de adına yalan uydurulan Kraliçe, yalancılarından uzun yaşamıştır. En nihayeti onu da mahkûmiyetinin dördüncü yılında, giyotinle buluştururlar. Bu buluşma tasvir edilirken kayıtlara düşen birkaç cümle vardır, asil ve cesur bir insanı ve sefilleri, çapulcuları resmeder…

 Giyotine giderken kraliçeye refakat eden papaz:  “Madam bu an cesaretinizi kuşanmanız gereken andır” der ve “Tüm sıkıntılarımın sona erdiği bu an; cesaretimin, yüzümü kara çıkaracağı an değildir” cevabını alır. Bir şey daha olur. Cellâdın ayağına bastığı için özür beyan eden kraliçenin: “Pardon mösyö istemeden oldu” sözü de cellâtla alay etme olarak değerlendirilir ve biraz sonra kafası bedeninden ayrılacak olan mahkûmeye bir ceza daha kesilir ve elbiseleri de soyulur…

Bolşevik ihtilalinden de bir örnek verelim. Malzeme o kadar fazla ki, hangi biri olsun diye bir müddet düşünmek gerek…  Milletler hapishanesinden milletlerin özgürlüğüne, adalete ve eşitliğe uzanan söylemlerin yanında, seçtiğimiz yalan“başkentte topraksız köylülere arazi dağıtılacağı” propagandasının yapılmasıdır. Böylece, şeytani plan taşrada hazırlanan kuvvetin başkente yürürken bir yerde önünün kesilmesi riskini de ortadan kaldırır. Ve kuvveti başkentte toplamanın tatbikatı da gerçekleştirilmiş olur. Ülkenin dört bir tarafından gelen topraksız köylüler, işsiz-güçsüz ve macera perest insanlar başkente doluşur. İhtilal önderlerinin elinin altında olması hasebiyle rahatça şekillendirdiği kitleler vazifesini azat kabul etmez ırgatlar gibi yapar. Ve tarihe; “işçi ve köylülerinin ayaklanmasıyla devrimin gerçekleştiği” cümlesi düşer... Burada da ihtilal çocuklarını yer. Zira kitlelerin sükûtu hayali büyük ve “yeni sınıf” ise acımasızdır. Bu acımasızlığın boyutunu ifade eden birkaç cümleye de yer verelim.

Lenin’in dul eşinin muhalif söylemleri üzerine Stalin şöyle der: “Bizi, Lenin yoldaş için dul bir eş bulmak zorunda bırakmasın.” Artık bu söz üzerine dul eş Kurupskaya da kendine çeki düzen verir… Liderlerin demokrat olma gibi bir lüksü yoktur.

Bir de uzay yarışı kapışmasından bir örnek verelim. Şöyle geriye doğru gidip hafızalarınızı yokladığınızda; ABD’nin uzaya gönderdiği araçlarından bazılarında arıza zuhur ettiği ve arıza giderilmediği taktirde astronotların dünyaya dönemeyecekleri haberini, haber bültenlerinin nasıl günlerce tekrarladığını hatırlayacaksınız… Evet, burada da kitleleri şekillendirmek için tasarlanan ince bir mühendislik vardır… Uzay aracındaki “arıza” haberiyle, tüm dünyada dikkatler bu noktaya yönelir. Birkaç gün sonra yapılan açıklamayla habere son nokta konur; NASA uzay üstünden yapılan müdahaleyle arıza giderilmiştir. Şuur altına yerleştirilmeye çalışılan şudur: “müthiş bir teknolojik seviye, uzayın derinliklerindeki bir araç, yeryüzündeki müdahale ile tamir ediliyor.” Bu vesileyle, artık sıradanlaşan bir olaya “bir yalanla” haber değeri enjekte edilir ve süper güç, sıfır maliyetle tüm dünyada yazılı ve görsel basın marifetiyle beyin yıkama operasyonunu sürdürerek kitleler karşısındaki cazibesini artırır. İşte kısaca yapılan budur…

Propaganda tekniklerini çok iyi kullanmış ve milleti ve insanlık için de büyük acılara sebep olmuş ve en nihayeti kendini de telef etmiş bir liderin sözünü hatırlıyorum.

Hitler der ki: “Kişi fert planında ne kadar makul ve mantıklı olursa olsun, kitlenin bir ferdi olduğu zaman onda edilgen karakter ön plana çıkar ve her kitle kendisini cezbedecek lider arar.”

Günümüzde, sahibinin sesi olan kitle oluşumunun çeşitlendiğini söyleyebiliriz. Bu oluşumu sağlayan en eski yöntem belki yalandı. Peşi sıra “iane” ve “ganimet yağması” ve beklentisi de aynı oluşumu sağlamaktadır. Velhasıl bu yaşlı dünya lider ve kitle fenomeninden az çekmemiştir. Gelinen nokta milli iradeye dayanan özü gür ve özgür insanların kendi kendini yönetmesidir. İnsanlığın kat ettiği yola sebep olsa gerek “demokrasi” ve “lider” kavramları bir cümle içinde yer aldığı zaman ahenksizlik insanı rahatsız eder.

Ne diyelim; lider ve karizmanın ardından kıyamete mi?

Veya kitlenin bir ferdi olarak, kişilik kaymasına talip olmak mı? Yoksa özü gür ve özgür çağdaş toplumun bir bireyi olmaya talip olmak mı? İşte bütün mesele bu…

 

30.01.2011

Tarih: 26.05.2014 08:46