Komplosuz Bir Teori


Bugünlerde, türban konusu yeniden gündemimize düştü. Uzun yıllardır aşinası olduğumuz bu mücadele; mağdurlar, eğitimciler, eğitim sistemiyle uğraşanlar ve bazı eğitim kurumları konusunda birkaç cümle yazmama vesile oluyor… Konuya biraz yoğunlaştığımız zaman: Sinsi bir plan ve sistem arayışlarının mağdur ettiği büyük bir kitleden bahsedebiliriz.

Mevzu, eğitim olunca, kasıt veya yanlış hesaptan dolayı kaybedenler yalnız mağdurlar olmaz. Kaybeden topyekûn milletimizdir. Kaybeden devlettir.

Bir zamanlar köy enstitüleri, öğretmen okulları vardı, sırra kadem bastılar. Sonra milletçe, imam-hatipleri de o yola uğurlamaya çalışanların gayretlerine tanık olduk. 

Bu ülkede uzun bir zamandır, başarılı eğitim kurumlarına yönelik yok etme ve tahribat, sistemli ve planlı bir şekilde devam ediyor. Olumlu kalite, nitelik gibi kavramlarla tanımlanan eğitim kurumları, birilerinin menfi yönde iştahını kabartıyor.

Ülke şartlarının doğurduğu, tamamen yerli bir proje olan imam-hatipler de, tahribattan fazlasıyla nasibini aldı. Süper kolejler diyebileceğimiz başarılı bu ortaöğretim kurumları sayesinde, hali vakti yerinde olmayan ailelerin çocukları da eğitimde fırsat eşitliğini yakalamıştı. Vefakâr milletimizin bu projeye teveccühü, farklı bir güzellikti. Kurulan derneklerle okul binaları ve yurtların yapımının üstlenilmesi, bir kısım örencilerin iaşe ve ibatesinin karşılanması, toplumsal barış için arayıp bulunulabilecek işlerden değildi.

Evet, imam-hatip okulları başarılı eğitim ve öğretimin kurbanı oldular. Batı üniversitelerinde imam-hatip okulları ile ilgili araştırmacılara yüksek lisans tezleri verilirken, biz okullarımıza maalesef sahip olamadık… Yapılanları; kesintisiz zorunlu eğitimin faydası ile yorumlamanın veya rejim konusundaki hassasiyete bağlamanın hiç anlamı yok; bu açıklamalar kargaları bile güldürür. Emperyalistlerin yerli uzantıları, bu süreci işletirken, İç politik çekişmede kaybedenlerin yanlış yorumuna sebep ittifaka hazır bir kesimi de yanlarında buldular. Böylece imam-hatip okullarının yanında, bilinçli bir şekilde tüm meslek okullarına da zarar vererek, sanayinin ara kademe eleman ihtiyacını da problemli hale getirdiler. Bu yerli uzantılar, malum mihrakların iltifatına mazhar olup, üstün hizmet ödülü aldılar mı bilmiyorum?

Köy enstitüleri’nden imam-hatip okullarına doğru uzanan çizgide eğitim sistemimizdeki tahribatlar hep aynı kafanın eseridir… Şu anda, sanki “Haydaa.” gibi bir söz işitiyorum…  Evet,  “haydaa…” Şimdi okumayı bırakın derin bir nefes alın, bilgisayarınızda bulabiliyorsanız Türk sanat müziğinden Tamburi Ali Efendi’nin “segâh” makamındaki “Dini ayrı kâfir olsa rahm eder imdadıma” parçasını dinleyin… Bu yapılanları yerli yükleniciler olmasa, dini ayrı birileri yapmazdı, yapamazdı. Çok hazin…

Evet, kayıp tahminlerin de ötesindedir. Sinsi plan ve kısır çekişmelerin neticesi insanlarımız heder edildi, ailelerin birikimleri umutları ile beraber buharlaştı ve zamanı ise hep başa sarmaya çalıştık. Bu, hazinenin talan edilmesinin de fevkindedir. Uygun bir lisanla hatalar, ihanetler anlatılmalıdır. Hatta bu idraksizlere ulaşa bilme imkânımız olsa da, kına göndersek…

1980 öncesinde anarşi, bütün okullarda özellikle yüksek öğrenim kurumlarında kaliteyi menfi yönde etkilerken, kalıcı tahribatlar da devam etmişti. Liste çıkarmanın âlemi yok. İşte tipik bir örnek; İşgal, boykot ve yoğunlaşan olaylar neticesinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde şubat sınavı kaldırılmış, geçme notu yedi iken altıya düşürülmüştü. Ve hocalarımızdan birinin kahırla sarf ettiği şu cümle, durumun vahametini ortaya koyuyordu: “Asırlık, Mekteb-i Mülkiye’yi otelcilik yüksek okuluna benzettiniz.” Farklılıkların muhafaza edilmesi, geleneklerin devam ettirilmesi ne iyi olurda, ama olmadı. Kimlikler de tahrip edildi. Sonra, YÖK ile beraber tüm fakülte ve yüksek okullar, aynı boyacı küpüne daldırıldı…

Bir süredir, rakamlarla uğraşıyoruz. Hem de çılgınca. Keyfiyet rafa kaldırıldı. Varsa yoksa kemiyet. Bugün itibariyle 167 üniversitemiz var. Bunun 44’ü vakıf üniversitesidir. Öğrenci sayısı artık milyonlarla ifade edilmektedir. Ya eğitim kadrosu ne âlemde. Keşke “bilim insanını” yetiştirme de, küpe daldırma çıkartma kadar kolay olsa. Ama kolay değil. Aparma, koparma tez sahipleriyle, emekli olup köşesine çekilmiş yorgun hocaların “akademik unvanını” kullanarak bölüm açma uyanıklığı içindeki yeni üniversitelerin paragöz tavrına olumlu cevap verenlerle, politizasyonun gereği kendilerine iş bulunan, bilim insanı olmanın asgari şartları acaba var mı, dediğimiz kadroların, az da olsa yer aldığı, bu irfan ordusu kurmayları ile istikbalin çetin mücadelesinde nasıl bir netice alınır acaba? Yaşayarak öğreneceğiz. “Artık her ilimizde üniversite var” söyleminin, silahlanma çılgınlığının sonucuna benzememesi için, yapacağımız şey dua olsa gerek. Bazen kendi kendime: acaba, mevcut fakülte ve yüksek okullarımızdan ne kadarı 1960’lı yılların lise seviyesinin üstünde eğitim-öğretim yapıyor diye soruyorum…

Geriye dönüp bakalım. Yüksek öğretimimiz nelerle gündem olmuş. 

Üniversitelerimizin uluslararası başarı durumu; dünyanın başarılı 500 üniversitesi arasında var mıyız, yok muyuz?

İntihal tezler…

Ve yılan hikâyesine dönen türban olayı.

Bu üç konudan dolayı milletçe mutlu mu olduk?    

 

                                                                08.10.2010

Tarih: 26.05.2014 08:35