Okumuyor muyuz?


Bezen üst perdeden ahkâm kesenlerin, iddialı cümlelerini duyarız.

Okumuyoruz!..

Bu hükmü, daha cüretkâr bir şekilde ifade edenlerde vardır. “Milletimiz; okuma özürlündür.” Derler ki, bir tartışmada beyin süzgecinden geçen cümlelerin yanı sıra, beyinciğin istihsal ettiği cümleler de vardır. Yani, kısa devre… Bunlar kendini belli eder. Mesela; bazı cümleler “Sensin…”, “Bende senin…” gibi kelimelerle başlar ki; işte bunlar, yüzde yüz kısa devredir.

Ne demek, “okuma özürlü…” Bir şeyler söylemek istiyorum, söyleyemiyorum. Hani nasıl derler; laf dilimin ucunda…

Gerçi hikmet ehli; yeri geldiği zaman sarf edilen “kallavi” bir kısa devre cümlenin “kelam-ı kibardan” sayılabileceğine işaret etmişse de, bu gün gırtlaktaki boğumları düşünerek, yut-ku-nu-yo-rum…

Aslında bir özürlülük var. Bunu kabul etmek gerekir.

Milletimiz mi? Kesinlikle, “hayır”.

Ben milletimizin okuduğu, hatta fazla okuduğu kanaatindeyim. Bazen yüce milletimiz, şu okumaya şöyle bir ara verip; soyguncuya, talancıya ve hortumcuya ağzını açıp gözünü yumsa, çanına ot tıkasa, canına okusa ne iyi olur demişimdir… Bak burada da bir okumama eylemi var. Yoksa bunu mu kastediyorlar? Eğer kastları bu ise hemfikiriz… Milletimiz okumuyor…

Birileri bilmiyor olabilir. Ancak, kitap milletimizin hayatının bir parçası ve vazgeçilmezidir. Daha yerinde bir ifadeyle: Hayatının ve memat’ının vazgeçilmezidir. Kütüphanesinde veya kütüphane olarak kullandığı vitrininde neler mi var? İlk sırada bir Meal, bir veya iki takım tefsir, sonra hadis kitapları, yanında ilmihal kitabı ve itibar edilen insanların, asrın âliminin de kitaplarını yerleştirdik mi, binlerce sayfalık bir kütüphane kurulmuş olur… Bu sıralamada unuttuğum yok. Kelam-ı Kadim dolapta, camekânın arkasında değildir. Onun yeri hemen uzanacağı bir yerde, baş üstünde, başköşededir… Nasıl okumaz, okumak için o kadar çok gerekçesi vardır ki… Perşembe akşamıdır, okur; özel gün ve gecelerdir, okur; sonra Hakka yürüyen akraba ve dostları için okur. Ve kitabın cümle cümle şerhi yapılarak, içselleştirilerek, bir grupça okunması, dünyamızın her hangi bir yerinde var mıdır? İşte böyle bir güzellik de var, bu topraklarda.

Okuma eyleminin efsunkâr bir sarmalı vardır. Kitaba yakın olan, bir okuyan daima okur… Yalnız dini kitapları mı? Sair kitapları da okur. Ancak seçicidir… Bu yüzden ülkemizin nüfus miktarından hareketle; gazete tirajı, basılan kitapların baskısı ve adedi gibi, bir yığın istatistikî bilgilerle, laf kalabalığı yapmanın âlemi yok. Milletimiz okur…

“Milletimiz okuma özürlüdür” türü laf üreten, keskin görüş sahiplerine gelelim. Bunların, her önemli olaydan sonra mutlaka söyleyecek sözleri bulunur… Son genel seçimde alınan netice üzerine, sukut-u hayal içinde; “ortalama eğitim seviyesi üç nokta bilmem ne olan bir halkla, anca bu kadar demokrasi” demişlerdi. Tepeden baktıkları, hor gördükleri seçmenden kısa denebilecek bir süre sonra, bu kez yerel yönetim seçimleri nedeniyle oy isteyeceklerdi, istediler… Yine sonuç bekledikleri gibi olmayınca, aynı terane duyuldu: “Oyunu gıda paketine, birkaç torba kömüre satan halkla bu kadar demokrasi.” Aynı şeyi yapıp, farklı netice bekleme çılgınlığı bu olsa gerek… Ya, referandum sonucundan sonra ne oldu. Huylu huyundan vazgeçer mi? Bu sefer, şehirlerin gelir ve eğitim seviyesi düşük kesimine selam gönderildi…  Ve en mühimi; “benim oyum ve dağdaki çobanın oyu,” gibi (sanki dağlarda çoban kaldı) Nobel ödülü almaya aday gösterilebilecek kıratta bir cümle yeniden vizyona girdi. Yeniden vizyona girdi diyorum çünkü bu söylemin mazisi epey eskidir. Bütün bu sözlerin sahipleri; halkla kavganın, onu hor görmenin, aşağılamanın neye mal olacağını tahmin etmiyor olamazlardı. İşte bu sebeple, akıbet endişesiyle üst perdeden dermeyan ettikleri tezleri de şudur: “Bizim uşakların yer almadığı bir meclis, sağlıksızdır.” Ya hu, demokrasinin podyumu diyebileceğimiz seçim sathı mahallinde arzı endam ediyorsunuz; giydiğiniz, dediğiniz yakışıksızsa, düzgün yürüyemiyorsanız, birde halka hareket çekiyorsanız; işsiz kalmanızdan daha doğal ne olabilir.

Ben bu cümleyi, güldürü üreten en istidatlı kalemşorların kafa kafaya vermelerinde dahi üretemeyecekleri bir istif olarak görmüşümdür. Tabii ki, komik bir iddia… Tarihin derinliklerinde kalan bir “beşik uleması” tabiri vardı.  Demek ki kendilerini “beşikte demokrasi uleması” görüyorlar…

“Okumuyoruz”, “halkımız okuma özürlüdür”, “halkımızın ortalama eğitim seviyesi ..” ve “halkımızın eğitim seviyesi düşük kesimi, referandumda evet dedi“ gibi cümleleri sahiplenenlerin, mutlaka kendilerine özgü bir çözümleme teknikleri vardır. Acaba bu kesim; günümüzde, bilgiye ulaşma yollarının çeşitlendiğinden habersiz mi? Bu kesim; bir insanın doğumundan, okul öncesi zamana kadar edindiği bilgilerin, tüm tahsil hayatında öğrendiği bilgilerin fevkinde olduğunu bilmiyor mu? Ve en mühimi, bu kesim; okulların diploma fabrikalarına dönüştüğünden bihaber mi?

Bu yüksek fikir sahipleri(!), toplumsal barış açısından da sakıncalı sözlerine sebep, ciddi bir ikazı hak ediyorlar. Farklı bir şey yaparak, bu çokbilmişlere:“Okullar statükonun korunmasına vesile araçlardandır. Ve eğitim açısından etkisiz olmanın yanında, bölücü bir nitelik de taşır.” diyen İvan İllich’in sözlerini hatırlatarak, biraz kitap karıştırmalarını tavsiye ediyorum…

                                                          

                                                                            28.09.2010

Tarih: 26.05.2014 08:34