Sahipsiz Sözler veya Yanlış Adres
















İktidarın eleştirisi üslubunda söylenen sözlerden birinden daha, bir dostun telefonuyla haberdar oldum. Diyordu ki; “İçerden biri, falanca yazarın bir yazısı var. Okursan, bu konuda konuşmak istiyorum.”  Yazıyı buldum ve okudum.

Uzun zamandır İçerden, dışarıdan, müzmin muhaliflerden; başka bir tabirle -iç veya dış, fark etmez- “kapı mandallarından” benzer sözleri okuyup durduk. Değerli dosta “Bu konuda söylenecek söz yok” deyip geçmek isterdim. Ancak, yanlış anlaşılacağım kesindi.

Sureti Haktan görünme gayreti içinde, iyi niyetle yapılan bir eleştiri üslubuymuş gibi söylenen o sözlere ve diğer lakırdılara bakarak “yerden göğe kadar” haklılar demem veya susmam mümkün değildi. Hemen söylüyorum. Hem ide biraz öfkeli olarak: “yerden göğe kadar” haksızlar. Zira ceberut ve hasta laiklik anlayışının hırpalayıp yaraladığı bu insanlar aslanlar gibi yılmadan devletine küsmeden; sistemin zulüm aracı olmadan; emperyalistlerin oyununa gelmeden; yağma, talan işine bulaşmadan ve bankaları hortumlamadan; haram ve helalin ne olduğu şuuruyla can yükünü bu topraklarda taşıdılar ve aynı hassasiyetle taşımaya devam ediyorlar. O aslan yürekliler burada, şurada, orada; o partide değil her yerdeler. Bunca şeye rağmen Devlet ayaktaysa onların say-u gayretidir.

Birilerinin “içerden” ve “dışarıdan” diye tasnif ettiği bu insanların sözleri doğru adrese gitmese de, bana hep bir fıkrayı hatırlatır:

Avcılar, ormanlar kralı aslanı yaralar. Kral canını zor kurtarır. Tebaa geçmiş olsuna geldiğinde durumu öğrenir. Hayvanların en çelimsizi ve sefili gürler: “Kralım ben o avcılara haddini bildirmek için, işte gidiyorum” der. Böylece kral, avcının kurşunundan daha fazla canını yakan sözleri de duymuş olur.

Şimdi, o “mandallara” (veya siz “Vandal” da diyebilirsiniz, bence sakıncası yok) daha hafif bir şey söylemek istiyorum. Demem o ki, bir halk şairinin “Katî yükseklerden uçucu olma” sözünü es geçin. Biraz yükseklere çıkın; çevrenize, sonra tekrar ve tekrar kendinize bakın; enginleri seyredin. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz; bu imtihan dünyasında herkesin bir imtihanı olduğunu ve en mühimi küresel oyunları anlamaya çalışın; entellik – dantellik, kirli sakal veya kalpak ne kadar çözüm üretebiliyor? Bunu tartın. Daha mütevazı bir teklifim olsun; gidin Emirgân’da çay için ve yıldızlı semaları seyredin. Avcı kim? Kral kim? Bu neyin nesi?.. Ve “Ben kim oluyorum?” da diyebilirsiniz…

Yanlışlık şuada.

Bakıyoruz modaya uyan birileri daha koroya dâhil oluyor. Yanlış makamda ve çirkin bir sesle o “bozlağı” okumaya devam ediyorlar. Olan aynen budur. Solo icra edilmesi gereken parçada, yek avaz olamayan koro üyelerinin hali pür melalini tahayyül edin...

Onlara, şunu demek istiyorum. Doğrudan, sizi rahatsız eden “kurumsal yapıyı ve icraatlarını” eleştirin. İşte o zaman fıkradaki sefil canlı gibi, hiç değilse öfkenizi doğru adrese göndermiş olursunuz. Yanlış söylemlerinizle o adrese kredi açıp durmayın. İşin içine “Yüce Kitabı, İslâm’ı, Müslümanlığı ve Müslümanları” dâhil ederek bir şeyler söylemeyin. Bunu inanç ve İslâm düşmanları yıllarca yaptı ve yapmaya devam ediyorlar. Bu üslup onlara ne kazandırdı? İdrak edebiliyorlarsa olan şudur: İnancını yaşamaya çalışan sesiz kalabalıkları ve kendi itibarlarını kaybettiler. Güvenilir olma vasıflarını yitirdiler.

Muhatapları ne demişti: “referansımız İslam değil”, “Milli Görüş gömleğini çıkardık, o gömlek Milli Görüşçülerde kaldı”. Bu sözlerin geri planı ve “lisanı hal” ile söylediklerini de: “Düzene uyduk, farkımız yok; Gömleği çıkardık, üstsüzüz; yalınayak ve açız (=taşralıyız ve iktidara doyamıyoruz).” olarak anlasak, iftira da etmiş olmayız.

Şimdi nisbetsiz sözlerden bir kaçına yer verelim:

“Köy İslamlığı”. Allah Kitabını gönderirken, zamanın ahirinde kullarının büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşayacağını atladığını sanıyor zahir. “Kutsal sefalet”, “Siyasetteki başarısızlığımızı dinle örtüyoruz”, “Sonra da: ‘Bu din anlayışı bizim gelişmemizin, insan gibi yaşamamızın önündeki en büyük engel’ diyenlere hakaret ediyoruz”. Bak, işte bu yapılmaz. Aslında onlar gözlerinden öpülmeyi hak ediyorlar(!). Ağamız, İslâm’ın mevcut yorumu ve bunun Müslümanlarca yansıtılmasından rahatsız. Teşhis ve teklifi; bakın ne diyor: “Hayatımızı çürüten, insan gibi yaşamamıza engel olan bu anlayışı değiştirip, İslam Dünyasına kabul ettirme şansımız yok. Bari bu anlayışa mahkûm edilmiş dini, hayatımızın odağı yapmaktan vazgeçelim.” İşte size portalında partallayan ve kendini harcayan bir memleket evladı. Buna ne denir? Mütekaitler barında veya kahvehanesinde vakit öldürmeye çalışan yaşlı entellerin üslubu dense, onlara haksızlık yapmış olur. Farklı bir karın ağrısından muzdarip olduğu kesin, farklı şeyler söylüyor. Eğer “mücedditliğe” soyunmuşsa, gidiş yolu yanlış. İddiasının; slogan vari birkaç cümleyle ispat edilemeyeceği kesin. Dizini kırıp çalışması ve içtihadını eksiksiz bir şekilde sunması, bir başlangıç olabilir…

Biri daha var. Müzmin muhalif. Bir “figüran.” Kendisini öyle tanımlıyor. Çok takıntılı biri, bir kısım seçmene de kafayı fena halde takmış. Niçin oy verdiklerini de tespit etmiş. Bakın ne diyor. “Sorduğunuz zaman yanıt her zaman aynı ‘Ama bunlar Müslüman’ Kutsal dinimiz bu siyaset bezirgânlarının eline, pazara ve cami avlularına düşmüş, onu kullanıp oy istiyorlar…”  Hemen söyleyim. Malum soruya aldığını söylediği cevap inandırıcı değil. Milletimizin espri anlayışı ve mukallitliğini yansıtmıyor. Belki de cevap ağırına gittiği için kıvırıyor. Akla daha yakın olan: “Sizden daha donanımlılar, onların hiç değilse dini imanı var” denmiş olabilir… Bakın ne büyük laflar ediyor: “Toplumun ruh sağlığı bozuldu ... Toplumu elinden tutup psikolog ve psikiyatri uzmanlarına götüremezsiniz ki!.. 77 milyon insanımızın hangi birini götüreceksiniz... İnsanlar adeta delirdi. Buna çıldırdı da diyebilirsiniz. Toplum bunaldı, cinnet geçiriyor. Biz gazeteciler de aynı durumdayız.” Maşallah herkesi çerçevenin içine almış. Dışarıda kalan yok. Külliyen yanlış diyemiyorum. Ee, o kadar söz söyleyince isabet ihtimali gerçek oluyor. Toplum ve meslektaşları hakkındaki iddiaları bir tarafa, kendisi hakkında bir gerçeği itiraf ediyor, “Toplumdan sonra, biz gazeteciler de kafayı yiyenlerdeniz” derken. Sözün özü: Bu marazi hal psikolojide “yansıtma” kavramıyla tanımlanan konuyu hatırlatıyor. Akıl fukarası, herkesi kendi gibi görüyor. Ne yapılabilir? Rahmetli Akliyecimiz Mazhar Osman’ın talebeleri duruma vaziyet etmeli veya bir hayır sahibi bu değerli(!) gazetecimizi gömlek giydirerek veya bir şekilde ikna ederek psikolog ve psikiyatri uzmanlarına götürmelidir. Zira yazılarını okuma zahmetine katlananlara “ne söylese yeridir” demekten gına geldi.

Bir kısım şaşkınların atladığı nokta şurası; bir seçmen davranışı vardır: Seçmen, seçeceği kişileri veya külliyen kurumsal yapıyı güven testine tabi tutar. Testte sınıfta kalınmışsa artık dini söylem ve eylemlerinin kalp para kadar kıymeti yoktur. Aslında bu bilinir bilinmesine ama birileri domuzluğundan yapar. Duyduklarımız itibarsızların yaygarasıdır. Eskiden “laiklik, irtica ve dini siyasete alet etme” mevzuları zinde güçleri tahrik için yapılırdı. O cenah “durumdan fazla vazife çıkardığı” için biraz yorgun. Aynı terane devam ediyor. Yoksa bu gafiller Sam amcalarını mı tahrike çalışıyorlar?...

Bir söz daha var. Medyada birileri yazdı mı bilmiyorum? Bir kısım paçavraların 28 Şubat sürecinde zirveye ulaşan rezil hallerine sebep, o günden itibaren gazetelere -tefrik etmeden- tepkim devam ediyor. Almıyorum ve okumamaya çalışıyorum. Ancak, dostların gayretleri abur cuburun ötesinde, gereken bilgilenme ihtiyacını da karşılıyor. E-posta, telefon ve şimdilerde WhatsApp ihtiyaca cevap veriyor.
Piyasada duyulan söz de şudur. “Onlar Müslüman’sa,” diye başlıyor. Ve bu sözün sahipleri ikiye ayrılıyorlar. Tam cümlenin ortasında “tövbe, estafirullah” diyenler ve ilavesiz bodoslama gidenler. Tabi bir noktada bu söylem “gâvura kızıp orucu bozmak gibi” dir. Bir kişi Müslüman’ca duruşunu dosta, düşmana ve kızdıklarına göstermek dururken, illa da “ben değilim” diyorsa, ne diyebiliriz? İtikadımızca dinde zorlama yoktur. Üzülürüz, çok üzülürüz ama bize de yolun ne olduğunu hatırlatma kalıyor: “İlâ Cehennem’e zümerâ.”

Gelelim konfeksiyon üretimi yaptığını söyleyen zat-ı muhteremin secili, kafiyeli cümlesine. Aslında ahengin yakalanması ve kafiyenin de denk düşmesi bir söze ağzına kadar gerçeklik yüklemesi yapmıyor. Hâşâ, kutsal metinlere de dâhil etmiyor. Ancak kolay hatırlanması, saf beyinlerde istifam uyandırabiliyor. İşte söylenen: “Önce mücahit, sonra müteahhit ve daha sonra müsait oldular.” Bu bir genelleme. Neresinden bakılırsa bakılsın, sınırlı bir doğrudan hareketle ulaşılan muhteşem bir yanlış. Ancak bu manşet, birilerinin mal bulmuş Mağribi gibi gözlerini yuvalarından fırlatan bir cazibeye sahip. Peki, ne diyelim?  Şimdilik kaydıyla: “Geldi kafiye, gitti Safiye” yeter sanıyorum…

Mazide kalmış birkaç resim var. Konu ile alakasına binaen tecessüm ediyor. Bir kaç satırla da olsa yer vermeliyim. İdealist bir parti iktidara gelince, kitle partisine dönüşünce nasıl tanınmaz oluyor sorusuna da cevap teşkil edecek.

İktidarın ilk döneminin ilk yılı; üzerinde “teftiş kurulu başkanlığı” olan devlet memuruyum. Bir Şirketin “yönetim kurulu üyeliğine” atanmamla beraber basının yoğun bir eleştiri kampanyasına tanık olmuştum. Bu tepki, “nepotizmle” başlayıp “tehlikeli irticai kadrolaşmaya” kadar uzanmıştı. İlgili bakan da: “Atanan sıkı bir müfettiştir, yönetimde bulunmasının faydalı olacağına inandığım için atadım. Anlaşılan birilerinin işine gelmiyor” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Ancak başbakanın istifamı istemesi üzerine görevi bırakmıştım. İşte kısa süren bu görevim esnasında Ereğli’ye gelen milletvekilleri ile yaptığımız sohbette: “Önceki hükümet dönemindeki kötü yönetim, ekonominin tahrip edilmesi; yaşanan yağma, talan ve bankaların hortumlanması; tek kelimeyle ‘yolsuzluklar’ sizi iktidara getirdi. Millet siyaseten sorumlu gördüklerini baraj altında bırakarak cezalandırdı. Aslında seçmeni rahatsız eden bu çirkinlikler, bürokrasinin mutfağında pişirildi – taşırıldı ve servis yapıldı. İşte kötü alışkanlıklar edinmiş hasta ruhlu bürokratları, bürokrasiden temizleme görevini de bu millet size bırakmıştı.” Bu konudaki gayret eksikliğinin eski kötü alışkanlıkların kökünü kurutmadığına işaret emiş ve 1960 hükümet darbesinin elim olaylarına da gönderme yaparak “Bunun sonu iyi olmaya bilir” demiştim.

Peki, bürokrasiyi temizleye bildiler mi? Ne gezer. Devlet memuru atsan atılmaz; satsan, satılmaz. Daha önemlisi gördüğünden geri kalmamak için çok şeyi göze almış ve hin-i hacette kullanılmak üzere tedbiri, birikimi olan ve yanlış işlere bulaşmış kesimden bahsediyoruz. Tecrübeyle sabit olan bir başka şey de, iktidar değişikliğinin ilk ayında gerekli atamalar yapılmadığında, eskiler hakkında yetkili makamların kanaatinin bir vesile değiştirildiğidir.“Tanıyınca anladım ki, meğerse bunlar fena çocuklar değilmiş” bu tablonun en ünlü repliğidir. Yargının göreve iade kararlarını da unutmamak lazım, manzara aşağı yukarı budur. Siz “eski tas eski hamam” da diyebilirsiniz.

Bize özgü müdür? Bilmiyorum. İktidarlara, istikbal vadeden iktidarlara ise daha yoğun,  leş kargalarının tebelleş olduğunu görüyoruz. ANAP’ın ilk iktidarı ve sonrası, hafızalardadır. Hızla eridi ve bitti. Örgütler çürümelerine sebep olacak virüsleri de bir vesile buluyorlar. İçlerinde taşıyorlar. Söyleyebilir misiniz? Şimdi bu iktidar, kuruluş amaçlarına ne kadar yakın?... Muhaliflerin iftira mesabesindeki sözleri ona kredi olarak döndüğü için çürümeye direnebiliyor. Neymiş “milli eğitimi dini eğitime çevirmişler”, “gizli bir ajandaları varmış” külliyen iftira. O ajandayı acaba makaracı bakanın mı, pahalı bir saati hediye olarak kabul ettiği söylenen ve yaptığı her açıklamada da dinleyenleri hayrette bırakan bakanın mı, yoksa oğluna ne kadar parasının olduğunu söylettikten sonra, nasıl ifade vereceğini talim ettiren bakanın mı koynunda taşıtmışlardı? O artık kitle partisi, tam bir koalisyon. DYP’yi, ANAP’ı bitiren unsurlar da canla başla fırsatı değerlendiriyorlar. Bir e-posta gelmişti: “Bakanlıkların üst kademe memurlarının bulunduğu lojmanlarda AKP’nin 3. Parti olduğu” ifade ediliyordu. Bu mesajı geçenin, hicabından bir bakanlık lojmanında da AKP 4. Partidir diyemediğini sanıyorum.

Cemil Meriç üstadın ideolojileri tarif ederken kullandığı “deli gömleklerine” itibar etmeyen ve bizi tanımlayacaksan “inancımızla tarif et” diyen kesim, bu iktidarın en büyük maddi ve manevi mağdurlarıdır. Çok sık olmasa da eski dostlarla bir araya geliriz. Müteahhidimiz de yok müsaidimizde.

Ne sevdalar bırakmışız uzaklarda. Artık sılamıza dönüyoruz. İtiraf ediyorum: Bize bühtan eden o muhteremin sözü avcının kurşunundan beterdi.

Dostlar yazı yine uzadı. Hakkınızı helâl edin. Biraz daha uzatacağım. Bu başka bir adrese…

“YAZIKLAR OLSUN”


Abdullah Ş. BEDİRHAN
19.10.2015


































Tarih: 22.10.2015 10:01