Sivas Sivas veya "Evelik Yemlik Oy Madımak"


SİVAS SİVAS veya “EVELİK YEMLİK OY MADIMAK”

Folklorumuzun bu parçası, uzun süredir hüzün yüklüdür. İki temmuzun, bir yıldönümü daha geldi ve geçti.

Gazeteleri tarıyorum. Geçmişte neler yazılmıştı, bugün neler söyleniyor? Aylar, mevsimler bir bir devrildi, 21 yıl var arada. Sorular zihnimi kurcalayıp duruyor. Söylenmedik, yazılmadık söz kaldı mı acaba? O meşhur söz, kaç yüz kez tekrarlandı? “ Ateş düştüğü yeri yakıyor ” ve hep yakmaya da devam edecek. Çeşitli vesilelerle yapılan anma toplantılarındaki eylem ve söylemler, bu acıya ne yönde bir katkı sağlıyor? Düştüğü yerdeki ateş külleniyor mu, yoksa daha mı kuvvetleniyor? Olayın hafızalarda diri tutulması hassasiyetiyle; hukuk devleti, demokrasimiz ve temel haklar adına kazanımlarımız var mı?

Ve bu acının hatırlatılışı için seçilen üsluba bakıldığında  “ toplumsal barış adına ” neler söylenebilir? Yargı, mahkemeler niçin var?

Yoksa “umut” bizi terk mi ediyor?

Belki yazının sonunda son cümle olarak ifade etmem gereken sözleri şimdi söyleyim: Geçen bunca yıla rağmen, bugün dahi aklıselim ile bu konunun konuşuluyor olmaması acıyı kat be kat arttırıyor. Bu yönü itibariyle, bu bir kör düğümdür.

İki temmuzda yaşananlarla ilgili olarak hukuk insanları, olayın yargıdaki evresinde nüanslı üç cümleyle resmetmişti olup biteni. Önce C.Savcısı,“Laik Cumhuriyete karşı şiddet yoluyla örgütlü bir ayaklanma” demişti iddianamesinde. Sonra mahkemenin kararı geldi. “Sanıklar Aziz Nesin’i yakarak öldürmek için bilerek ve isteyerek oteli ateşe vermişlerdi.” Ve Yargıtay’ın nihai kararında da: “Şiddet yoluyla laik anayasal düzene karşı ayaklanma” denmekteydi… Dava sonunda 34 idam olmak üzere ayrıca 45 sanık 20-5 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldı.

Bu bilgilerin tekrarlanmasında etkili olan amil; bugün bunca yıl aradan sonra yazılanlardır. Mademki yıllar öncesine kadar uzandık, medyanın halkımızı bilgilendirme gayreti olarak hafızamda yer etmiş iki konuya ve bir de Araştırma Komisyonuna ifade veren Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Murtaza Demir’in sözlerine dikkat çekmek istiyorum.

Birinden başlayalım. Haber, Sivas Kongresinin yapıldığı tarihi binanın önündeki Atatürk büstünü göstererek başlıyordu.“Büst de parçalandı. Parçaları ayaklar altındaydı. Yetkililer büstün yenisini temin ederek yerine koydular” gibi ifadeleri hatırlıyorum. Kısaca “haberi yapan, büstü Avanos çömleği sanmış” dedirttirecek türden bir yaklaşım tarzıydı. Cumhuriyetin temeli atılan bir şehri ve hemşerilerimin bu konudaki hassasiyetinin ne olduğunu bilmeyen cahil veya ardniyetli biri ancak böyle bir haber yapabilirdi. Ve bu da yapıldı. Uzun yıllar “Sivas Lisesi” olarak hizmet veren bu binada lise tahsilini tamamlamış biri olarak, bayrak merasimlerinde önünde sıralandığımız büstle ilgili yapılan bu haberin doğru olup – olamayacağını araştırmıştım. Ve tereddüdümde haklı olduğumu, olayla ilgili olarak oluşturulan araştırma komisyonu üyesi de olan bir milletvekiliyle yaptığım görüşme sonunda öğrenmiş oldum. Bu haber doğru değildi. Muhabir görevini iyi yapmış ki, devlet televizyonlarında da program yapmaya devam etmiştir.

Olayı kurgulayanlar, ayrıntıları bir sanatçı titizliğiyle işlemişler ve toplumdaki ayrışmaya katkısı olacak her bir malzemeyi kullanmışlardı. Öyle ya devletimizi kuran önderin büstüne saldırı olmazsa, hadise gerekli ağırlıktan yoksun kalacak ve suçun tanımlanmasına “laik cumhuriyete karşı ayaklanma”, “laik anayasal düzene karşı ayaklanma” gibi ifadeler uygun düşmeyecekti.

Diğeri: Otelin dördüncü katına uzatılan itfaiye merdiveniyle alınan Aziz Nesin yangın başladıktan sonra otelden nasıl kurtulduğunu anlattığı röportajdır. İşte bu röportajdaki sözleri bence çok önemlidir. Kayıt bandı bulunup, bu sözler tekrar tekrar dinletilmelidir. Yaklaşık olarak der ki: “İtfaiye basamağının alt ucundaki görevli beni kolumdan tuttuğu gibi kafamın üstüne kalabalığın içine fırlattı. Beni yerde tanıyan bir polisin peşine takıldım ve hayatım kurtuldu.” Burada, üzerinde dikkatle durulması gereken: Olayların baş tahrikçisinin hayatına son vermek için bilerek ve isteyerek yangın çıkaranlar, itfaiye merdiveniyle kendilerine doğru gelen ve en nihayeti yerde ve ayaklarının dibindeki malum şahsın hayatına kastedecek fiilde bulunmamışlardı. Öyle ya, yerde ve ayaklarının dibinde…

Dernek başkanı Murtaza Demir anlattıkları ise şöyledir: “Biz içerdeyiz (otelde) ve kalabalık bir türlü dağılmıyor. Güvenlik güçleri bir türlü gelmiyor. Arkadaşlara dedim ki, böyle şey olmaz valiliğe gidip yardım isteyeceğim, kimsenin bir şey yaptığı yok. O kalabalık otelden çıktığımı gördüğü halde kimse bana bir şey yapmadı. Valiliğe yürüyerek gittim. Valilik kendi telaşına düşmüş. Merak etmeyin helikopterle sizi bacadan alacağız dediler. Bu rasyonel bir şey değil ki, normal bir güvenlik şeridi oluşturursunuz, kalabalık zaten üç beş bin kişi. Bizde çıkarız, alıp götürürsünüz dedikse de böyle bir noktaya emniyet yetkililerinin gelmeyeceğini anladığım için tekrar otele döndüm. O kalabalığın içine girdim. Arkadaşları topladım ve durumu anlattım. Emniyetten de vilayetten de bize destek geleceğini sanmıyorum. Bakış açıları farklı. Bizim yapacağımız bu binadan normal kalabalığın içinden çıkmaktır. Bakın gittim ve geldim kimse benimle ilgilenmedi. Oradan çıkmayı kimse göze alamadı. Baktım ki ikna edemiyorum. Tekrar çıkacağımı söyledim ve çıktım. Oradan uzaklaştım”

Son görevini Adli Sicil’de yapan rahmetli arkadaşımı Nevzat Akay’ı hatırlıyorum. Olaylardan sonraki günlerden biriydi Sivas’ta Avukatlık bürosunda ziyaret etmiştim. Rahmetlinin, “Müthiş şeyler oluyor. Cezaevi’nin kadrosundaki üç, beş gardiyanla ben o kalabalığı dağıtırdım” sözleri yankılanıyor hafızamda.  

Bu kitlenin inancına yapılan saygısızlık nedeniyle kızgın olduğu söylenebilir. Ancak cana kasteden caniler miydi? Bu yargı için, resmin tamamı -perde gerisi de- görüldükten sonra hüküm ifade edilmelidir diye düşünüyorum. Birileri işte bu olay “toplumdaki ayrışmanın neticesidir” diyebilir. Ancak ben, tüm yaşananların ayrışmayı başlatmak ve derinleştirmek için yapılan bir proje olduğuna inananlardanım…

Maalesef saltanat için gelen iktidarların, saltanat sürme meraklısı sorumsuz kamu görevlilerinin çapları ajan provokatörlerin oyunlarını bozmaya yetmeyince, dövünerek müşahede edildiği gibi, fatura vatandaşa kesiliyor. Ağır bir faturadır bu. İşte otelde kalan 34 kişinin karbon monoksit zehirlenmesi nedeniyle ölümü, iki otel görevlisi ve şehirde iki kişinin ateşli silahla vurularak hayatını kaybetmesi; 5 Temmuzda Başbağlar katliamında 33 insanımızın katledilmesi; idam ve çeşitli cezalara çarptırılanlar, gözaltına alınanlar ve her iki tarafın yakınları şimdilik faturayı ödeyenlerdir. Tabi şimdilik. Benzer olayları yaşamamak için, küresel oyun kurgulayıcılarının, bu derinleşen ayrışmayı nerede nasıl kullanacakları konusunda kafa yoran uyanık evlatlarının mesaisine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. 

Her şey gözler ve kameraların yapay gözleri önünde cereyan etmişken; “Faili belirsiz şekilde birlikte adam öldürme” anlaşılır bir durum değildir. Silahla vurulanların faillerinin bulunamaması da, Başbağlar katliamı ile ilgili kafalardaki soruların öylece bırakılması da devletimizin ayıbıdır.

Ergenekon, Ayışığı ve Sarıkız Darbe Teşebbüsü diye bir başlangıç yapılmışken, Devletimizin büyük bir ayıbı olan bu olayda gösterdikleri yeteneksizlikle insanımıza darbe vuranlarda yargı önüne çıkartılmalıdır. Devlet vatandaşının hukukunu korumak için vardır. Siyaset ve bürokratik kadrolar malakların mutadı olan yatma yerleri değildir.

Evet, Madımak olayı cezasız kalmıştır. Devrin başbakanı, içişleri bakanı, Sivas valisi, emniyet müdürü ve askeri birliğin başındaki komutan yargı önüne çıkmadan bu dosya kapanmamalıdır. Hukuk devleti, demokrasimiz ve temel haklarımızda kazanımlarımız olacaksa bu işin yolu buralardan geçmektedir. Ne diyelim? Rahmet ayıdır. Olur İnşallah.

11.07.2014

Abdullah Ş. BEDİRHAN

Tarih: 14.07.2014 12:03