Uluslararası Kamera Şakası


Televizyoncuların, biraz reyting kokusu alınca bıktırıncaya kadar kitlesel tüketime sundukları şu kamera şakalarından bahsetmek istiyorum. Şimdilerde, ekranda pek tesadüf etmediğim bu şakaların sınır ötesi örneklerini de görmüşsünüzdür. Yerli ve yabancı kamere şakasını karşılaştırdığımda, bir ayrıntı dikkatimi çeker.

Yerli şakada; şakaya maruz kalan insanımız, hemen ilk “kare”den başlayarak şakacının iradesine teslim olur ve beklenen komiklikler cereyan eder. Diğerinde, şakaya maruz kalanın bir an kendine fırsat verip durumu anlamaya çalıştığını müşahede etmişimdir. Ama diyeceksiniz ki; bir anlık fırsat verilmiş - verilmemiş ne yazar. Seyredenlerin kahkahalarını da, fondaki kahkahaları da fazlasıyla hak eden netice alınmış mı - alınmamış mı? Bir bakıma doğru. Fakat geri plan var. O da bizimkiler kurdukları kaç tuzaktan kaçında amaca ulaşıyorlar; ya onlar, kaçta kaç isabet kaydediyorlar…

Şimdi; gerçek kişilerin yakalandığı bu şaka sahnesinden, bir uluslararası krize ve uluslararası şaka sahnesine “sarsıntılı” bir geçiş yapacağım.

Yıllar önce iki komşumuzun yenişemeden bitirdiği savaşına dünya ile birlikte tanık olduk (1980–1988). Bir milyondan fazla insanın öldüğü, 150 milyar $ maddi hasarın olduğu bu savaş esnasında ülkemiz “aktif tarafsızlık politikası”na büyük bir sadakatle bağlı kalarak, güvenilir komşu olmanın numune örneğini vermiş ve her iki ülkeye bu kritik zamanda “ilaç ve gıda”nın dışında bir şey satmamıştı. Savaşın oluşturduğu bu büyük pazarda iş adamlarımız mütevazı payıyla iktifa ederken, savaş sonrası pazarı için ümitlerini muhafaza ediyordu. Güvenilir komşuluğun araladığı kapıdan geçilecekti. Savaşın biteceği günlerde bir şeyler oldu…

Şimdi buradan nasıl bir kamera şakası çıkacak diyebilirsiniz. İyi bir yönetmen iki şaka bile çıkarabilir. Ancak ben, birinin çekim ayrıntılarını göstereceğim. Bir farkla, diğer şakalarda ki ”neşeli kahkahalar” yerine, burada “acı bir tebessüm” olacak. Dedik ya bu; “uluslararası kamera şakası.”

Savaşın biteceği günlerde olan şuydu: Uluslararası kamera şakacısının adamı İran Meclisindeki bir milletvekili, milletçe son derece duyarlı olduğumuz bir konuda konuşma yaptı. Ve şaka muhataplarının (devlet adamlarımızın ve medyanın) kendilerine “bir anlık” mevzuu anlama fırsatı vermeden, hemen tepki gösterdiğine tanık olduk. Diplomasi niçin vardı ve o an neden buharlaştı? Sorular, soru içinde. Küresel sermayenin oyununa… pardon şakasına maruz kalmış ve tuzağına yakalanmıştık. Küresel sermaye şunu iyi biliyordu. Güvenilir komşu Türkiye’nin işadamları her iki ülkenin savaş sonrası pazarı için büyük avantaj sahibi idiler. Irak pazarındaki hâkimiyetleri nedeniyle Türk iş adamlarını engelleseler bile, radikal tavırlı İran’da başarılı olmayabilirlerdi. İşte bu şaka onun için kurgulandı ve maksat hâsıl oldu. Kendi ellerimizle bu pazarı malum sermayeye teslim ettik. Çünkü gösterilen tepkiler üzerine İran elçisini çekti ve sınır kapısını kapattı. Komşu ile aramızda büyük bir kriz yaşandı. Sanki devlet adamlarımızın ve medyanın asli görevi işadamlarımızın önüne duvarlar örmekti. Ve söz konusu pazar paylaşıldıktan bir süre sonra İran’la ilişkiler normalleşti.

Yeri gelmişken, Temel’in kulaklarını çınlatalım. Hem de iki kulağı birden çınlasın. Temel stat girişindeki kalabalığa merak saikıyla neler oluyor diye dalar ve kalabalık itile kaka Temel’i de stada sokar. Bir müddet maça bakan Temel, yanındakine: “ Ha bu uşaklar, o yuvarlağın peşinde niçin koşuyor? Söyle bakıyım; madem o yuvarlağı yakaladılar niçin tekme vuruyorlar, madem tekme vurdular niçin peşi sıra koşuyorlar?”

Madem işin başında diplomatik kriz çıkaran o tepkiyi gösterdik, peki sonradan ne oldu,  yoksa tepki gerekçemizde haksız olduğumuz için mi ilişkileri düzelttik? Madem düzeltecektik niçin bozduk?

Sorulacak daha bir yığın soru ve söylenecek sözler var!

Evet, bu olanlar “acı bir tebessümü” gerektiren kamera şakasından başka ne olabilir…

Şimdi İran-Irak savaşının bittiği günlerde medyamızda okuyarak not aldığım bir devlet başkanının demecine göz atalım: “İran yöneticilerinin Salman Rüşti’nin katledilmesi konusunda ki fetvasına aynen katılıyorum. Şeytan Ayetleri kitabı büyük şeytan ABD’nin menfaati doğrultusunda hazırlanmıştır. Salman Rüşti katledilmelidir. Savaş sonrası imar çalışmaları için İran’a her türlü yardımı yapmaya hazırım.” diyen bu devlet adamı, malum pazardan pay kapmak; sanayici, müteahhit ve tüccarına (ülke sosyalist olduğu için bu isimlendirme isabetsiz olabilir) iş bulmak için binlerce kilometre öteden, uygun bir zemin hazırlama gayreti içindedir. Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Kim İl-Sung da bu dünyadan göçtü. Bir gün haberlerde Kuzey Korelilerin ölen Devlet Başkanları için heykellerinin önünde nasıl canhıraş çığlıklar attıklarını, üzüntülerini ifade ettiklerini görmüştüm. Mevtayı yalnız yukarda ki cümleleriyle tanıdım. Bence bu sözler çok şey ifade ediyor. Ülkesine refah taşıma gayreti içinde gördüğüm bu devlet adamı, Kuzey Korelilerin sevgisini fazlasıyla hak etti diye düşünmüşümdür…

Emekli ünlü bir istihbaratçıya sormuşlar; “O inanılmaz istihbaratı nasıl topluyordunuz?” diye. Cevap da, soru kadar kısa ve çarpıcı olmuş: “Her sabah New-York Times’i çok dikkatli okuyorduk.”

Biz de, o kriz günlerinin medya arşivlerini dikkatli bir şekilde karıştırsak, nasıl bir istihbarat bilgisini süzüp çıkarırdık?. Tepkisini en üst perdeden ifade edenler-etmeyenler derken; iş şakacının ekibi, yandaşı, şakacının sempatizanı ve alkışçısı veya nadanlar, gafiller ve kalabalığa uyanlar gibi bir tasnif noktasına gelir miydi?

Belki de yapılması gereken; melül melül bakmak değil görmeye çalışmaktır…

 

                                                                      14.10.2010

Tarih: 26.05.2014 08:37