Yalnız Ağacın Hatırlattıkları




YALNIZ AĞACIN HATIRLATTIKLARI

Belki de “şanslı ağaç” veya “sur içinde bir ağaç” demeliydim.

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Sitemizin “Galeri” köşesinde; bozuk orman alanı diyebileceğimiz bir bölgede, gövdesini bir sur gibi saran kayaların omzuna, tacını taşıtan ve çevresine meydan okuyan, serpilmiş bir ağaç görürsünüz.

Bu çam ağacının yer aldığı manzara beni etkiledi. Ve her resmin olduğu gibi bu resmin de bir hikâyesi var, anlatmalıyım…
Birkaç yıl önce, tarım sektöründe çalışanların sosyal güvenliğiyle ilgili bir proje kapsamında Amasya, Çorum, Samsun illerimizde köyleri ziyaret ettiğim ve bilgilendirme toplantıları yaptığımız günlerdi. Yol arkadaşım Aytekin’in “abi” ve “amca” hitabındaki kararsızlığına çözüm bularak, “dede” demesini, benim de ona “torun” diyeceğimi söyleyerek yollara düşmüştük. Yıllar sonra da hatırlanıp, hatırlar sorduğumuz Birlik Başkanı Güner ASLAN bu projesinin sahibiydi. Başarılı çalışmalarının haberini aldığımız başkana selam olsun.

Dede ve torun olarak kış mevsiminin sonu ve bahar aylarında, projenin benim de dâhil olduğum bölümünde, doksan sekiz köye yolumuz uğramıştı. Şunu samimiyetle ifade etmeliyim ki, bu bölgeyi gezmiş -  görmüş olmam Dünyanın en nadide bölgesine yapılacak seyahate feda edilemezdi. İşte sizlere kadar ulaşan bu poz, cep telefonumun kamerası marifetiyle çekilmiş, onlarca fotoğraftan biridir. Düşüncelerimi sizlerle paylaşmak için, bugün bir vesile arazide surunun sayesinde (=gölgesinde) korunarak serpilmiş bu çam ağacını nazarı dikkatinize sunmak istiyorum.

Aslında resme; fotoğrafçılık tekniği itibariyle, eleştirel bir nazarla baktığınızda üzerinde çok söz söyleye bilirsiniz. Mesela: Işık, görüş açısı, çerçeve ve seçilen objenin yeri diyerek söze başlayıp, çirkin bir fotoğraf da diyebilirsiniz. En iyisi: “Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur” diyerek, bahsi kapatmak…

Bize bu imkânı veren; sayısal sınırları ile tanımlanan resim çekme cihazları (dijital kameralar) her geçen gün gelişip yaygınlaşıyor. Ve insanoğlu da, yakalamış olduğu fırsatı değerlendirerek çekmiş olduğu her bir fotoğraf pozunda zamanı “dondurma” eylemine fasılasız devam ediyor. Gelişen teknolojiye aşina olmanın şüphesiz lisanımıza da yansımsı oluyor. Biri ithal ve bir de bu sözcüğün yerine bulunan iki kelimeden bahsedebiliriz: “megapiksel” ve “çözünürlük”. Tekstilde ürün tanımlanırken kullanılan “atkı” ve “çözgü”; halıda ise birim alana düşen ”ilmek” sayısı gibi bir şey. Bakalım ithal ve yerli kelime rekabeti nasıl sonuçlanacak? Hangisi diğerini saf dışı edecek?

Cebimize kadar ulaşan küçük bir hacetin çekmiş olduğu fotoğrafı konuşuyoruz. Aile bütçesinin kemirgeni olan bu ürün, dünyada büyük bir pazar yakaladı ve baş döndüren bir hızla da gelişiyor. Kamerada ulaşılan en son çözünürlüğün 14 olduğunu biliyoruz. İlim erbabı ise 120 derecelik bir açıyla bakan insan gözündeki çözünürlüğün 570 olduğunu söylüyor. Geçmişte sanki göz ve fotoğraf makinesini kıyaslayanlar arasından çıkan çatlak bir sesten, birincinin “basit bir düzenek” olduğu şeklinde, lakayt sözler de işitmiştik. Demek ki teknik ilerledikçe hakkı Hakka teslim etme ve nimeti ileri boyutlarda idrak için, bilgi akışı da devam ediyor. Şükürler olsun.

Evet, o günlerde “3.2” çözünürlüğü olan cep telefonu kameram cesametiyle kıyaslanmayacak hizmetler verdi. Zaman zaman araçtan inerek ve seyir halinde çevre güzelliklerini kaydettim. Kıvrım kıvrım yollar ve su kenarlarında sıralanan söğüt ve kavak ağaçları; çıplak tepeler ve sırtlar; bir zamanlar ormanmış dediğimiz yerleri de gördü ve kaydetti cihazımız.
Konuşan ağaç, ta uzaklardan kendini fark ettirmişti. Adeta “Hey ben buradayım” diyerek, yeşil yelpazesini nezaketle dalgalandırıyordu. Fotoğraf çekme işini, bizi bekleyenleri bekletmemek için izimiz üstüne dönüş yoluna bırakmıştım: “Torun burayı unutma, resim çekeceğiz” diyerek.

Orman alanları hayatın akışı, nüfus artışının gereği olarak mutlaka daralacaktı, daraldı. Ağaç önce düzlük alanlardan, ovalardan velhasıl tarıma elverişli arazilerden kitleler halinde sürüldü ve “kırıldı”. Cengâver milletimiz sanki “Taş üstünde taş, omuz üzerinde baş” diyerek, adeta hışımla daldı. İşi bir hayli abarttı. Kötü olan, yeşilin sığınacağı dağlarda artık “kel tepelere”, “kabak tepelere” dönüştü. Tarihin sayfalarını çevirelim; Ankara Çubuk Ovasına kadar gelen Emir Timur’un fillerini gizleyeceği veya Evliya Çelebi’nin tabiriyle İstanbul’dan Bağdat’a kadar giden bir sincabın ayağını yere basmadan ağacın bir dalından diğerine geçerek yoluna devam edeceği ormanlar yok.

Bir anekdot hatırlıyorum. Milli Mücadelemizde harekât ve muharebelerin yapıldığı yerlerde incelemelerde bulunmak üzere Avrupa’dan bir subay gurubu gelir. Genel Kurmayımız da rehberlik yapmak, vaki soruları cevaplandırmak üzere bir kurmay subayı görevlendirir. Ve ekip Ankara’dan Eskişehir istikametinde yola çıkar. Polatlı geçilir. Rehber subayımız: “Milletimizin yeniden doğruluşu için yapılan mücadelede önemli yerleri geçtik, sorularınız yok muydu?” der.


Ve şöyle bir soruya muhatap olur. “Ankara’dan itibaren dağları çıplak gördük. Niçin ağaçlandırıp, ülkenizi güzelleştirmiyorsunuz?”
Tabi bu sözlerden yola çıkarak: “Millet olarak yeşili sevmiyoruz” gibi bir kanaate varılamaz. Ama bir şey var; bir şeyler eksik.

“Konu konuyu açıyor” derler ya, Türkmenistan’a yaptığım bir seyahatte rehberimiz Azat’ın sözlerini hatırladım. Yüksek okulu ülkemizde okumuş zeki bir Türkmen olan Azat Serdarımız dediği rahmetli Saparmurat TÜRKMENBAŞI’nın, ülkenin çehresini değiştirme gayretinden övgüyle bahsetmişti. Ve bizler de TÜRKMENBAŞI’nın ağaçlandırma çalışmalarına katılıp en az dört ağaç dikmeyen kimseye evlenme izni vermediğini; tahsil için Türkiye’de olan ve ağaçlandırma çalışmalarında bulunamayan rehberimizin babasının diktiği ağaçlara sebep evlenebildiğini öğrenmiştik.

Bir batılının sorusu ve doğudan bir uygulama. Şimdi de; bizim ağaç orman dediğimizde hemen hatıra gelen bir “temsil”imize yer verelim.

Ormana sormuşlar: “Baş düşmanın kim?” diye. O da: “Balta, çünkü sapı bizden ” demiş. Bu sözlerin derin felsefesine girmenin, halk filozofisinden bahsetmenin gereği yok. Kısaca olan kuklanın hareketlerine takılıp kalmak, olaya mestane bakmak, ilersini düşünmemek gibi bir şeydir. Çoğu kez olduğu gibi:“Çirkin ağlıyor, güzel oynuyor.” “Gözden uzak olanın, gönülde de yeri olmuyor.” İpler kimin elinde? O balta sapını bir tutan var mı? Ve ya, O kafa bilgilendirmeye ne kadar aç?.. Çoğalan bu sorularının ardından, millet olarak “ödemiş olduğumuz faturalar” bahsine geçiş yapacağımı düşünmeyin.
Ben konuşan ağacımızın verdiği resme döneceğim.

Bu resim bana bir yazarımızın güzel bir sözünü hatırlatır. Sanki o sözü ağacımız duymuş da “evet doğrudur” diyor. Alıntıyı tam yapabilmem için, yazarımızın kitaplığımda bulunan dört kitabını karıştırıyorum. Mutlaka o satırların altını çizmiş olmam lazım. Tüm çizili satırları gözden geçiriyorum. Yok yok. Son çareye başvurmam gerekiyor. Hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: “Gençken omuzlarımın üstünde düşünen bir kafa sabi olmak ön plandaydı, ilerleyen zamansa o düşünen kafayı taşıyacak omuzların önemini, daha derinden anlamamı sağladı.” Kelime kelime aynı olmasa bile mana yakın düşmüştür. Resme bakıyorum. O kayalar ağacımızın gövdesini örterek dallarına tacına omuz vermese, resim çektiğimiz yerde onu zor bulurduk. Hain balta ve hızar infaz için rahat çalışırdı.

Evet, başı taşıyacak omuz önemli, çok önemli; işte ağacımız, gövdesini saran kayaların omzundan o yoldan geçen herkese bir şeyler anlatıyor…

Abdullah Ş. BEDİRNAN

Tarih: 19.06.2015 15:03