Yedi Güzel Adam güzel tasvir edildi mi?


“YEDİ GÜZEL ADAM” GÜZEL TASVİR EDİLDİ Mİ?

ABDULLAH Ş.BEDİRHAN

“1980 öncesi” diyerek söze başlayınca, anlatan için bir adım öncesi gibi gelse de, neresinden bakılırsa bakılsın, kırk yılı aşan bir zaman diliminin evveline oltayı atıp; yaşanan ana farklı bir soluk, renk ve derinlik getirecek yüzen, gezen anılardan yakalamak ustalığıdır çoğu zaman yapılan.

Belki, başka bir zaviyeden mazinin kurcalanması; bir koleksiyoncunun topladığı değerli parçaları seyrederken almış olduğu haz ve huzur ile de eş değer görülebilir.

“Lafı niçin dolaştırdın?” diyebilirsiniz. Evet, “Hayali Cihan değer” anıların küllerini şöyle bir savurmak, geçmişi yeniden yâd etmek ve de sohbeti daha fazla kazaya bırakmamak için, kırk yıllık bir dostu ziyaret etmiştim. Memleket kurtarma sevdamıza şöyle bir ara verip, yani “n’olacak bu memleketin hali” mevzularına girmeden konuştuk demek istesem de, itiraf etmeliyim ki yollar yine o bulvara açıldı.

Kahraman Maraş’ımızın güzel insanı Fahrettin ALPER, İstanbul’u bırakarak yüksek tahsil için Ankara’ya 1974’de gelen ve Ankara’yı mesken tutan bir arkadaşımız. Payitahta geliş itibariyle, ben ondan bir yıl kıdemliyim. Laf dönüp dolaşıp “Yedi Güzel Adam” dizi filmine geliyor. Bir kanalda yayınlandığından haberdar olduğumu, ancak izlemediğimi söylüyorum. Kadim dost, bu diziyi seyrederken, her hafta maziye yolculuk yaptığını ve memleketinin caddelerini sokaklarını gezdiğini söylüyor. Dizi hakkında olumlu görüş sahibi. Dizideki önemli mekânlardan birinin “Bayazıt’ların Konağı” olduğunu, bir süre önce Belediye tarafından restore edildiğini öğreniyorum. Ve bir hayli bölümü yayınlanmış diziyi yakaladığım yerden değil; ilk bölümden başlayarak kayıtlardan izleyeceğimi söylüyorum.

Hani derler ya: “Hayalin güzelliğini sohbette, sohbetin verdiği hazzı okunan romanda, romandaki ahengi, güzelliği filimde aramamız beyhude bir gayrettir.” İşte bu da benim ön kabulüm. Ancak, haksızlık yapmadan bir şeyler söylemek istiyorum. Bizde film sektöründe, başarılı denen ürünlerde bile akıllara zarar, seyircinin aklıyla alay eden sahneler görürüz. İşte zor yılların ve sıkıntılı coğrafyanın bu güzel insanlarının destansı hayatlarını filme çekecek birileri var mı derseniz? Peşinen söylemeliyim ki, o sektörde böyle bir birikimin olmadığını düşünüyorum. Zira bu sektör yönetmen, senarist, kameraman, oyuncular ve sermaye desteğinin ahenkli bir çalışmasıyla başarı şansını yakalayabilir. Evet, bu beş unsur ise, bizim film sektöründe zor bir araya geliyor.

Un helvasını çok seven Rahmetli Nasreddin Hoca ne diyordu? Bizim evde un olsa şeker; şeker olsa un olmaz; ikisi olduğu zamanda da ben olmam… Derler ya “san’at iltifata tabidir” diye. Demek ki sunumun muhatapları “iltifat” konusunda biraz müşkül pesend. İşte bu “cimrilik” harami gibi yol kesiyor. İyi örnekleri de  görememiş oluyoruz.

Ve “Yedi Güzel Adam” dizisini birinci bölümden itibaren kayıtlardan izledim. Gördüklerim beni şaşırtmadı. Bu haliyle, sergilenen çalışma; diziye yardımcı olmak için maddi manevi desteğini esirgemeyen Kahraman Maraşlının iyi niyetini hak edip etmediği, mutlaka konuşuluyordur. Diziyi seyretmek için televizyonu başına geçen izleyicilerin ne düşündükleri de benim için meçhul. Ancak şu var, sanırım dizinin yayın saati, izlenme konusunda bir kıstas teşkil ediyor. Düşünen ve düşüncelerini kamuoyuyla paylaşan bu güzel insanların hayatları, bir - bilemedin iki kişinin gayretleriyle çala kalem senaryolaştırılamaz. Gerçi bu dizi münhasıran yedi insanı anlatmak için yola çıkılmış bir proje değil. Böyle de olsa; onlar bu coğrafyanın güzel izler bırakan, güzel insanlarıdır. Hayatlarından çok kısa kesitler dahi gösterilecekse, yapılması gerekenler vardır. Yayınlamış oldukları kitaplar ve de siyasi ve edebi dergiler, muhtelif günlük gazetelerdeki silinmeyin izler, bugün her zamankinden daha canlı ve daha yakın. Senaryo yazımı için ne kadar zaman ayrıldı, nasıl bir ekip çalışması yapıldı? Zira dizi diyaloglarındaki zayıflık, bu soruları akla getiriyor. Bir istisna: Rasim Abi ve okul müdürü arasında Attilâ İLHAN’ın bir şiiri üzerine yapılan konuşma tam not alıyor. İnsan gayri ihtiyari şunu düşünüyor. Senarist: “sizin dünyanıza giremedim, benim dünyamdan böyle bir şirinlik olsun” demiş olabilir mi?...

Bakın rahmetli Cahit Abinin, senaristlerin de hisseyab olabileceğini düşündüğüm, dizelerini hatırlatayım: “… bir güzel bilendin mi kardeşim, / Binlerce cilt (Sayfa da diyebilirsiniz) tutuyor kılıçların, hançerin.” Zira bu güzel insanların yazdıkları, o dâva erlerinin bizatihi duruşudur. Nuri Abinin tabiriyle “Klas Duruş” dur…


Aslında bu yazı özellikle film eleştirisi olmayacaktı; ancak, kameranın çektikleriyle alakalı birkaç cümle yazmam gerekiyor.
Farklı bir ifadeyle, film veya dizi film; eğer seyredenlerini, bulunduğu ortamdan koparıp, tabir caizse girdabına çekiyor, bir yerlere götürüyorsa o nispette başarılı; olumsuz kafa seslerinin sıklığı nispetinde de başarısızdır. Şimdi gelelim kafa seslerini çoğaltan sahnelere.

Bir bölümde idam sahnesi var. Bakıyoruz mahkûmun boynuna geçen ilmik Western filmlerinde ki gibi. Ve infazı seyretmeye gelenler arasında orta yaştaki birinin elinde simit, adeta damak protezine sıkışan susamdan kurtulma gayretini sergileyen çene hareketleriyle simit yiyor. İnsan gayri ihtiyari; “Bu sahneye acaba hangi sivri zekâlının katkısı olmuş?” diye sorası geliyor. Kader kurbanı, imamlık da yapmış sevilen bir insan asılırken, birileri tıkınıyor. Var mı, bu milletin kültüründe böyle bir şey? Meseleyi biraz daha abartayım. Mesleğine saygı duyan, iddialı bir Yönetmen bir vesile “simit” ekranda görülecekse, 1960’lı yıllarda Maraş’da simidin nasıl çıkarıldığını araştırıp (burmalı, düz, kazan, tava vs.) ona göre özel imalat yaptırırdı.
Evladın, elini babasının omzuna kayarak konuşması da, dizide görülen yanlışlıklardandır. Niçin mi oluyor? Yönetmen zayıf ve rolüne adapte olamamış oyuncuların işbirliğidir ortada görülen. Biraz daha açalım. Baba rolü garip figüranda,  evlat jön; seyredenin ekran başında görüp göreceği işte budur. Adabı muaşeret diyerekten söze başlayabiliriz veya günümüzde artık “Vücut Lisanı” denen konu okul kitaplarına girdi, demek ki fukaralık böyle bir şeydir.

Maraş Lisesinde 1960’lı ve 1970’li yıllar arasındaki zaman farkı büyük bir ferasetlilik örneği sergilenerek Zehra öğretmenin peruklu–peruksuz, güzel insanlarınsa bı-yıklı–bıyıksız halleri gösterilmek suretiy-le kotarılmış. Kıl konusunda bu kadar hassasiyet gösterdikten sonra, ne gereği var öğrencinin saç baş, kılık kıyafeti konusunda (makul olanı sergilemek için) eski albümlere nazar etmeye.

Büyük bir garabette, bayrak merasiminin genel bir çekimle yukardan gösterilmesidir. Böylece Maraşlımızın ünlü “Kara Lisesinde” atmış dolayında öğrenci olduğunu görüyoruz. Az kadroyla daha rahat çalışıldığı için mi, yoksa pintilik mi? Belki de basiretsizliktir. Varın sizler karar verin.

Dizide bir bölümde Maraş’ı karıştırın karanlık güçlerin lideri: “Bu eylem iyi oldu, konferansın etkisini sildi” der. Ancak Üstadın konferansıyla ilgili çekimlerde seyirci üzerinde böyle bir kanaat oluşturulamamıştı. Demek ki, cennet mekân Üstadın Eskişehir, Ankara, Sivas Garında veya konferans için gittiği yerlerde nasıl karşılandığı, toplanan o gönül erlerinin arş-ü zemini titreten “Üstad, Üstad” nidalarının yankıları ne senaristlerin ne de yönetmenin kulağına kadar gelmemiş.
Etkili bir konferans havası nasıl mı verilirdi? Maraşlının hemşerisini nasıl karşıladığı ile ilgili güzel çekimlerin ardından, şehrin muhtelif kesiminden konferans verilen mahalle doğru akan kalabalıklar, bina önünde ve lobide izdiham ve en nihayeti konferans salonundaki uygun çekimlerle sağlanabilirdi. Küçük bir konferans salonu; ne duvar kenarlarında ve ne de orta boşlukta dinleyici var. Seyirci, konferansın etkili olduğu kanaatine, koltuklarda oturan yüz elli kişiye sebep mi inanacak? Aynı pintilik veya kadro tasarrufu; sanırsın salona ayakta dinleyici alınca, belediye zabıtaları ceza kesecek.

Hayatında ilk defa kamera önüne geçmiş birileri, birde genel çekimlerde görünecek ve rol kesecekse, istenen kaydın zor temin edileceğini, böyle bir çalışmanın yönetmeni rezil veya vezir yapacağını söyleyebilirim. Şimdi gelelim sokaklarda yaşanan arbedelere ve hastanedeki izdiham sahnelerine: Yönetmenimiz maalesef vezir olamadı.

Dizide Rasim Abi ile konuşan Lise Müdürünün üslubuyla: “Neymiş Yönetmen efendi, bulduğun eski model bir kaç otomobil ve pikaba seyirciyi doldurup o yıllara götüremiyormuşsuuun.”

Bu tenkitler bir hayli uzatılabilir. Daha fazlasına gerek yok diyerek, birine daha yer vereyim. Provokatörlerce öldürülen Süleyman Hocanın bedeni kilit taşlar üzerine uzanır. Şehirlerimizde kilit taşın mazisi nedir? Bu sahne üçüncü sınıf bir yabancı yönetmen tarafından çekilse, bir yerlerde Arnavut kaldırım bulunur ve o cansız beden, beton kalıp taşlar üzerine değil, parke taşlar üzerine devrilirdi…

Peki, hiç mi olumlu bir şey yok? Olmaz olur mu? Mesela Kambur Emine rolündeki aktris, rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Çok başarılı.

Bu yorgunluk, çalışanlar ve seyredenler için “otuz dokuz bölüm” sürdü. Özellikle Maraş olaylarının geri planı, dizinin anlatımıyla sanki karikatürize edilmiş oldu. Vatandaşın hafızasındaki “karanlık bir el” motifi üzerine şüpheleri derinleştiren; ama yinede görünür hale getirmeden sisli - puslu olay akışı sağlanmış olsaydı, “tez” daha güçlü, dizi daha çok ilgi çekerdi.
Velhasıl bu konuyu da harcadık. Ne diyelim? Sağlık olsun…

Tarih: 13.07.2015 11:03