Zamanla Her Şey Değişir


5 Şubat 1937 anayasa hukukumuz açısından önemli bir tarihtir.

74 yıl önce, programında CHP ideolojisi olarak kabul edilen altı ok, çıkartılan bir kanunla 1924 Anayasası’na girmiş ve bu tarihten itibaren Ülkemiz, anayasasında “laiklik” ilkesi olan devletlerarasında yer almıştır.

Bu önemli tarihin yıldönümü vesilesiyle geçmiş yıllarda yapılan tatlı sert açıklamaları hatırlarım. Takip ettiğim kadarıyla bu yıl ılıman bir hava hâkim. Galiba bu konuda normalleşiyoruz.

Bizde, laiklikle ilgili gelişmelerin Tanzimatla başladığı ifade olunursa da, bunun eksik bilgi olduğu kanaatindeyim. Bunca yıllık devlet geleneğimiz ve milletimizin hayat bulduğu; yaşadığı, yaşattığı coğrafyadaki toplumsal gelişmeler şartlanmışlıktan uzak bir hassasiyetle irdelendiğinde, makul yorumları ancak o zaman okumuş olacağız.

Evet, 5 Şubat önemli bir tarih. Gelişen süreçte, laiklik ilkesi Anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemezleri arasında yerini alacaktır. Ve böylece çok partili hayata geçtikten sonra bu ilke; gerginlik siyasetinden ikbal bekleyenlerin, zinde güçlere davet çıkaranların vazgeçilmezi olarak gündemdeki yerini hep muhafaza edecektir... Söz konusu yıldönümler veya bir vesile söz laikliğe uğratılınca, laiklik karşıtlığıyla itham edilenlerin, karşı oldukları şeyle beraber daha nelere karşıymışlar, bunları dinledik hep…

 Derler ya “dilin kemiği yoktur” diye. İşte o kemiksiz diller lafı; “laiklik demokrasinin vazgeçilmezi”, “özgürlüklerin teminatı”, “demokrasinin teminatı” gibi bir noktaya taşıyarak, sanki ilginç bir amaca yönelik gayret içinde de oldular. Sanki bu gayret; başkasının derdini dert edinme gibi bir özelliği olan, hassas milletimizi, laiklikten yoksun devletlerin perişan halini hatırlatarak üzmekti. Öyle ya fukaraların laiklik gibi bir ilkeleri yoksa, neyi olabilirdi ki?

Milletimiz, laiklik ilkesi ile bir problemi olmamasına karşın işitti bütün bu sözleri. Aslında problem, bu ilkeye çokbilmiş bir üslupla, akıllara zarar anlam yükleyenlerin söylemleriydi. Artık şu bir gerçektir ki: laiklik kazanılmış özgürlük alanlarını daraltma için kullanılmazdı ve laiklik beynelmilel bir değer olmadığı gibi, sihirli bir formül de değildi…

Uzun söze ne hacet; laikliğin doğduğu topraklara ve gelişim sürecine baktığımızda her şey yerli yerine oturacaktır.

Laiklik batı toplumundaki dini örgütlenmenin topluma vermiş olduğu sıkıntıların var ettiği bir kavramdır. Hıristiyanlığın Orta Çağ sonuna kadar devletler üzerinde mutlak hâkimiyetinden bahsedilir. Kuvvetli olduğu zaman dünya devleti, zayıf olduğu zamansa kilisenin bağımsızlığı tezini savunan bu din anlayışının elinde, egemenliğini tesis etmek için güçlü yöntemleri vardır.

Bu yöntemlerle, toplum beş koldan kuşatılır.

Aforoz kuşatma işleminin en etkili araçlarındandır ki; toplum dışına itilme, hak mahrumiyeti cezası olarak, kralları dahi hizaya getirmiştir. Tarihte; IV. Henri’nin aforozdan kurtulmak için kış günü yalın ayak, başıkabak nasıl yollara düştüğü, huzura kabul için Papanın şatosu önünde kaç gün beklediği anlatılır. Benzer bir durumu II. Friedrick de yaşar. Aforozdan kurtulmak için V. Haçlı seferine çıkar. İki sene Orta Doğuda dolaşır ve bu ara Papa ölür da aforozdan kurtulur. Aforoz yetkisi, bütün halkı cehennemlik durumuna düşüren caza boyutuna da dönüşebilmektedir (interdictum).

Engizisyon: Kilise mahkemesidir. Binlerce genç kız ve kadın cadılık yaptığı iddiasıyla işkencelerle itirafa zorlanarak meydanlarda diri diri yakılmıştır. Hatta ne kadar insanın yakıldığıyla ilgili olarak elli bin rakamı da telaffuz edilir…

Endüljans: Kilisenin Cennet’ten toprak satması, bağış kabul etmesidir. Böylece kilise büyük bir ekonomik güce hükmetme imkânına da kavuşur.

Günah çıkartma: Hücreye girerek itirafta bulunan insanların Papazlar tarafından tanrı adına günahlarının bağışlanmasıdır. Bu yöntemle kilise tarafından toplumun nabzı tutulur ve farklı bir istihbarat ağı kurulmuş olur.

Vaftiz: Hz. Âdem’in işlediği günahtan üzerine düşen payla, dünyaya günahkâr gelen insanoğlunun, bu günahından arınabilmesi için din adamına verilen bir yetkidir.

İşte batı dünyası; aforoz ve engizisyonla korku salan; endüljansla, büyük servetlere ulaşan; günah çıkarma ve vaftiz müessesesiyle bireyin mahremine giren, onu doğumundan itibaren zaptu-rapt altına alan bu din veya dini dayatma ile yaptığı mücadelenin sonunda, laiklik anlayışına ulaşmıştır. Söz konusu mücadelenin ülkeden ülkeye farklılık arz etmesinin doğal sonucu, batıda laikliğe bakışta Katolik, Anglikan ve Protestan ülkelerde farklı yaklaşımlar dikkat çeker.

Avrupa Ortaçağı ve sonrası yaşananlara kıyasla, yüz yıllarca farklı ırktan ve inançtan insanları bir arada yaşatmış İslam coğrafyasında durum nasıldı dediğimizde; cevabını yerli ve yabancı tanıkların kütüphane raflarındaki kitaplarında bulmak mümkündür.

Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulan Şirazlı Sadi’nin “Bostan” isimli eserinden şimdi bir alıntı yapacağım. Doğru bir akıl yürütme,  farklı bir anlayış ve hoşgörü, kısaca muhteşem bir telkin . 

“İbrahim Peygamber’in konuk evine misafir uğramaz olur. Umutla bekleyerek yemek vakitlerini geçirir. Bir gün evinden çıkar ve yollarda yemeğe davet edeceği insan arar. En nihayeti kırda garip kılıklı saçı, sakalı perişan -yaşı asra değmiş- bir ihtiyar bulur ve onu davet eder. Yaşlı adam Peygamberin davetini kabul eder. Konuk evindekiler de bu garip adamın gelişini sevinçle karşılar. Sofra hazırlanır ve yemeğe başlanır. Herkes Bismillah derken yaşlı konuk bu adaba uymaz. İbrahim Peygamber konuğuna neden Allah’ın adıyla başlamadığını sorar. Ve yaşlı; put perest hocasından öğrendiği tarzda hareket ettiğini söyler. İbrahim Peygamber de yaşlı adamı evinden kovar. Bu olaya sebep Cebrail gelir. Peygambere Allah’ın buyruğunu kızgın bir şekilde iletir.

“Ey İbrahim, o insanı bu günlere kadar sen doyurmadın. Yaratanını tanımayan o kuluna Allah yiyeceğini yüz yıldır gönderdi. Sen ondan iğrendin ve birkaç lokma yemek vermedin. Ateşe tapıyorsa bundan sana ne. Neden Allahın verdiğini ondan esirgedin?” 

“İbrahim Peygamber bu garip adamın arkasından koşar, onu bulur ve özür diler. Durumu anlatır. Ve bu garip adam; ‘Ne büyük yaratıcıdır ki benim gibi bir tanrı tanımaz için Elçi’sini azarlıyor’ der…”

Evet, bir yerde insanı merkeze koyan bir anlayış varsa, orada eksik olan nedir ki?

Batı bu anlayışın ayakucuna ne zaman ulaşabildi ki, ondan sadra şifa bir şeyler bekliyoruz. 

Tarih: 26.05.2014 08:47