ABDÜLHAMİD-İ SÂNİ VE MEŞRUTİYET









Osmanlı’da batılılaşma hareketleri Sultan Abdülhamid-i Sâni zamanına kadar devam etmiştir. Sultan Abdülhamid’in 31 Mayıs 1876’da tahta geçtiği yıllar, Büyük Osmanlı Devleti’nin sıkıntılı günlerine tesadüf eder. Sultan Abdülaziz’in yerine tahta geçen Sultan V. Murad üç ay sonra tahtan indirilmiş ve yerine Abdülhamid-i Sâni, Sadrazam Mithat Paşa ve bazı devlet zevâtıyla anlaşarak tahta çıkmıştı. Abdülhamid’in tahta çıkışını takip eden günlerde Sadrazam Mithat Paşa da Kanûn-i Esâsî’nin hazırlıklarına başlamıştı. Padişah Abdülhamid, Mithat Paşa’yı anayasa hazırlama komisyonunun başına getirdi.
 
Kanûn-i Esâsî, 23 Aralık 1876 günü ilan edildi. 119 maddeden oluşan bu yeni anayasayla I. Meşrutiyet dönemi başladı. Bu dönem, Sultan Abdülhamid’in Meclis-i Mebûsan’ı 13 Şubat 1878 yılında tatil ettiği tarihe kadar devam etti. Aslında Kanûn-i Esâsî, yeni padişaha oldu-bitti ile kabul ettirilmiş bir anayasaydı. Buna rağmen Sultan Abdülhamid, her milletin kendi dilini resmen kullanabilmesini öngören maddeye müdahale ederek Türkçe’nin resmi dil olmasını sağladı. Yine Mithat Paşa tarafından hükümdarın yetkilerini sınırlandırmayı muhtevi madde de bizzat padişah tarafından müdahale edilerek değiştirildi.
 
Abdülhamid-i Sâni’nin tahta geçtiği yıllar, gerçekten de Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin “Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi)”, “Osmanlı-Yunan Harbi”, “Ermeni Meselesi” gibi dini ve etnik boyutlu sorunlar yumağı olduğu bir döneme tesadüf eder. Buna rağmen Sultan Abdülhamid, hükümdarlığının ilk yıllarını atlattıktan sonra ipleri tamamen ele geçirmiş, tahta geçerken desteğini aldığı Mithat Paşa’yı 19 Mart 1877 tarihinde sürgüne göndermişti. İçteki tehditleri bertaraf eden Abdülhamid-i Sâni, bir taraftan savaş ve iç karışıklıklarla mücadele ederken diğer yandan da Yahudi, Ermeni ve Rumların emellerine set çekmekte ve Rusya, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi devletlerarasındaki menfaat çatışmalarından faydalanmak suretiyle devletin bütünlüğünü korumaya gayret etmekteydi. Ermeniler, Rumlar ve Filistin için milyonlarca altın rüşvet teklif eden ve azar işiten Yahudiler, Sultan Abdülhamid’e düşmanlıklarını gizlemiyordu. Nihayet Sultanın canına kastetmek için bir bomba düzeneği hazırlanarak suikast tertib edildi. 21 Temmuz 1905 tarihinde Abdülhamid-i Sâni hazretlerinin “Hamidiye Camii”ndeki Cuma Namazı çıkışında gerçekleştirilen bu mel’un saldırı hedefine ulaşamadı.
 
Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı ve Avrupa devletlerinin sanayileşme ve sömürgecilikle semirdiği 1800’lü yıllarda batılılaşma hareketleri başlamıştı. Bunların bir kısmı Batıdaki gelişmeyi takip ve taklitle ortaya çıkmıştı. Sultan Abdülhamid, tahta çıktığı ilk yıllarda gerek iç ve gerekse dış dengeleri gözeterek “Meşrutiyet’ ilan etti. Daha sonra 1877-78 Osmanlı-Rus savaşını bahane ederek kapattı. Abdülhamid-i Sâni’nin “Meclis-i Mebûsan”ı kapatmasını hazmedemeyen çevreler “istibdat” suçlamasıyla algı yönetimi yaptı. Aslında Sultan Abdülhamid, “istibdat” yönetimi olan meclisi kapatmıştı. Çünkü padişaha baskı yaparak bu meclisi açtıran harici ve dâhili düşmanlar, Meclis-i Mebûsan’daki dağılımı iyi kurgulamıştı. 115 üyelik Meclis-i Mebûsan’da 46 gayr-i Müslim’e rağmen sadece 69 Müslüman vekil bulunuyordu. Yani Müslümanlar tarafından kurulan, ilây-ı kelimetullah gayesiyle fetihler yapan, devletin büyümesi için can verilen devleti, bir avuç gayr-i Müslim’in yönetim ve tahakkümüne bırakmak isteyenlerin bu planları, Sultan Abdülhamid-i Sâni tarafından engellenmişti.
 
Bugün demokrasi kavramının arkasına sığınarak Sultan Abdülhamid devrine “istibdat” suçlaması yöneltenler, Meclis-i Mebûsan’ın lağvedilmesine yukarıda bahsettiğimiz çerçevede bakmalıdır. Aksi takdirde kendilerine Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki “istibdat” kelimesinin hafif kalacağı onlarca hadiseyi hatırlatmak zorunda kalacağız.
Tarih: 20.03.2017 14:15