Cemaat Nerede Yanlış Yaptı?

Cemaatin Ak Parti`ye savaş açması en büyük yanlışı mı?

 

 

 

Çok hareketli ve bazı yönleriyle tarihe geçecek bir seçimi geride bıraktık. 7 Şubat 2012 MİT kriziyle beliren Ak Parti-Cemaat kavgası; paralel yapının 17 ve 25 Aralık 2013 sivil darbe girişimleriyle hassas bir noktaya gelmişti. Cemaat kalemlerinin 30 Mart’tan sonra hükümetin düşeceği beklentisi Ak Parti’nin kazandığı seçim galibiyetiyle boşa çıktı. Cemaatin bazı önemli isimleri günah çıkartmaya, pişmanlıklarını dile getirmeye başladılar.

Cemaatin önemli isimlerinden ve bir dönem sözcülüğünü yapan Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin dört büyük hatalarını anlatırken kullandığı: “Hizmet hep çoğunlukla hareket etti. Hep öyle yoluna devam etti. İlk defa çoğunluğun karşısına çıktı ve kaybetti” sözleri dikkatimi çekti. “Hep çoğunlukla hareket etti” sözü “hep güçlüyle beraber oldu” demektir.

Cemaatin her zaman çoğunluğun, her zaman gücün yanında yer aldığı doğrudur. İlk ortaya çıktığı yıllardan bugüne tüm evreleri incelendiğinde gücün yanında saf tutuşunu görürüz.

Cemaat, yıllarca Süleyman Demirel’i desteklemiştir. Bir süre sonra Turgut Özal’lı yıllar başlamıştır. Demirel ve Özal’a destekte cömert davranan cemaat buna mukabil Necmettin Erbakan Hoca’nın Milli Görüş’üne hep mesafeli durmuştur. 28 Şubat’ta Erbakan’ın öncülüğündeki Refahyol hükümetine karşı darbecilerin ve kartel medyasının yanında yer almış, bu süreçte Süleyman Demirel ve Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya ödül vermiştir. Gülen, Hürriyet gazetesine verdiği demeçte dönemin Başbakan’ı Erbakan’a “Beceremediniz artık bırakın” demiştir. Refahyol hükümeti yıkılıp yerine Mesut Yılmaz hükümeti kurulunca Zaman gazetesi “hayırlı olsun” manşetini atmıştır. Tüm bunlar, cemaatin 28 Şubat’taki tutumunun ve güçlünün yanında yer alışının bariz örnekleridir. Yine aynı sürecin devamında Bülent Ecevit’le ahbaplık kurulmuş; Fethullah Gülen “Ahirette şefaat hakkı verilse, ilk şefaatçi olacağım kişi Bülent Ecevit’tir” demiştir.

2002 yılından itibaren ise Ak Parti’nin gücünü fark eden cemaat, yine sırtını iktidara yaslamıştır. Ak Parti iktidarını önüne siper ederek sağa sola ateş eden cemaate o günlerde “Amerika’nın kucağında Ak Parti’nin omuzundan ateş eden cemaat” dediğimi hatırlıyorum.

Cemaat, bidayetinden bugüne “iktidara yakın ol, kadroları kap” siyasetini izlemiştir. Necmettin Erbakan hariç, tüm iktidarlara yakın olan cemaat, devlette kadrolaşmış; siyasetçiler de oy kaygısıyla buna ses çıkartmamıştır. Ta ki, 7 Şubat 2012 MİT krizi, 17 ve 25 Aralık 2013 operasyonlarına kadar. Cemaat artık kadrolaşmayı tamamladığını düşünmüş olmalı ki Ak Parti hükümetine karşı “Saray Darbesi” planlamış ve büyük hata yapmıştır.

İktidarlara şirin görünerek, vesayetçi düzenle barışık; Yahudi ve Hıristiyanlara hoşgörülü, Müslümanlara karşı mesafeli duruşuyla cemaat; yıllarca kendini tehlikelerden uzak tutmayı başarmıştır. Türkiye’deki vesayetçi yapı inançlı insanların önüne bazı engeller koymuş, cemaat bu engelleri bir şekilde aşarak yoluna devam etmiştir.

Vesayetçi düzen siyasal İslam’ın önünü sürekli kesmiştir. Mesela: Necmettin Erbakan hocanın kurduğu partiler kapatılmış, halkın siyasal İslam’dan beklentisi kırılmaya çalışılmıştır. Erbakan’ın partilerini kapatan düzen, Fethullah Gülen cemaatinin yurtlarına ve dershanelerine dokunmamıştır. İmam Hatiplere kat sayı engeli konulmuştur. İslami cemaatler katsayı engeliyle boğuşurken, cemaat bu engelin kaldırılmasına omuz vermek yerine; kitlesini diğer liselere kanalize ederek hem dershanelerini güçlendirmiş hem de katsayıdan etkilenmemiştir. Yine diğer cemaatler başörtüsü mücadelesi verirken, cemaatin tepesindeki kişi “başörtüsü füruattır” fetvasını vermek suretiyle bu mücadeleye destek vermemiştir. Başörtüsü yasağına karşı diğer cemaatler Cuma günleri camii önlerinde protesto gösterileri düzenlerken, bunları provokatör hareketler olarak gören cemaat medyası bu olaylara hassasiyet göstermemiştir.

Vesayetçi düzenin inançlı kesimin önünü kesmek için üniversitelerde ve kamusal alanda başörtüsü yasağı ve İmam Hatiplere yönelik katsayısı engeli, Ak Parti lideri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından bitirilmiştir. Bugün artık başörtüsü eğitimde ve devlet dairelerinde serbesttir. İmam Hatiplere katsayı engeli kaldırılmıştır. Bizzat Başbakan Erdoğan’ın çabalarıyla Türkiye’de yüzlerce İmam Hatip Lisesi açılmıştır. Başörtüsü zulmünü bitiren, İmam Hatiplerin önünü açan Erdoğan, bunlarla yetinmeyerek Kredi Yurtlar Kurumu’nun yurtlarını ıslah etmiştir. İslami cemaatlerin önü açılmıştır. Yine TÜRGEV vasıtasıyla Türkiye’nin değişik illerinde yurtlar açılmıştır. 17 Aralık 2013 operasyonlarında TÜRGEV’in hedef seçilmesine bir de bu açıdan bakılmalı. Erdoğan’ın gayretleriyle artık toplumun tümü cemaatle eşit eğitim imkanlarına kavuşmuştur.

Bütün bu işaret ettiğimiz hususlardan sonra Fethullah Gülen’in Mavi Marmara olayında “İsrail otoritesinden izin alınması gerektiği”ne dair sözleri cemaatle diğer İslami cemaatler arasında var olan mesafeyi arttırmıştır.

Gülen cemaati, hep sırtını devlete dayamış, devletle ve hükümetlerle çatışmamış; diğer cemaatler düzenle çatışırken cemaat çok yol almıştır. Cemaat bu yüzden bedel ödememiştir. Polis jopuna muhatap olan bir tek cemaat üyesi gösteremezsiniz. Ya da biber gazıyla gözleri yanan bir şakirt. Cami önlerinde eylem yapanlara istihzai bakışlar atan, “bunlar da provokatörlük yapıyor” diyen nice şakirtlere rastlamışımdır. Cemaat tatlısu balığıdır ve bu yüzden bedel ödemenin ne demek olduğunu bilmez. Cemaatçilerin polisten aldığı tek ceza “trafik cezası”dır.

Cemaat bedel ödememiştir, bedel ödemenin ne olduğunu da bilmez. Yıllarca sırtını devlet gücüne dayamıştır. Devletten aldığı gücü kendi gücü zannetmiş ve bu yüzden yanılmıştır. Devletin koruması altında, devletin gücüyle büyümek kolaydır; ancak devlet gücüne başkaldırmak yürek ister. Cemaat elindeki gücün ne kadarının kendinin ne kadarının devletin olduğunu anlamamış olacak ki, Ak Parti’ye ve Tayyip Erdoğan’a savaş ilan etmiştir. Cemaat devlet gücünden, hükümet desteğinden mahrum kalırsa bir hiç olacağını fark edememiştir. Erdoğan’ı siper ederek ününe ün, parasına para, kadrosuna kadro katan; sevmediğine korku salan, sevdiğine ananas gönderen cemaat, gücünü giderek kaybetmektedir.

Cemaat, yıllarca siyasileri kitlesel gücüyle kullanmıştır. Siyasetçilerin oy zaaflarını iyi değerlendirmiş, kendi güçlerini de abartılı şekilde sunmayı başarmıştır. Oy kaybını göze alamayan siyasiler ise gördüğü desteğin karşılığını vermiştir. Başbakan Erdoğan’ın “ne istediler de vermedik” sözü bu gerçeğin tercümesidir.

İlk kez Ak Parti ve lideri Recep Tayyip Erdoğan, cemaatin kitlesel gücüne karşı tavır alarak, cemaatin desteğini kaybetmeyi göze almıştır. Doğru da yapmıştır. Tayyip Erdoğan’ın bu tavrı, ileride siyaset yapacaklar için de yol gösterici olacaktır. Riski göze almak bazen öngörülmeyen başarıları beraberinde getirir. Erdoğan’da bunu başarmıştır.

Son seçimler göstermiştir ki, cemaatin oyu abartıldığı gibi değildir. Bu abartının cemaatin kendi medyasıyla şişirme ve abartmasından kaynaklandığı anlaşılmıştır.

30 Mart 2014 Yerel Seçimlerinde cemaat kapı kapı dolaşarak CHP’ye oy istemiştir. Cemaatin tüm çabalarına rağmen CHP’nin oyları geçen seçimlerden pek farklı olmamıştır. Bir taraftan kapı kapı dolaşarak CHP’ye oy isteyen cemaatin, seçim sonuçlarını gördükten sonra bizim CHP’yle bir alakamız yok tezini dillendirmesi halkın gözünden kaçmamıştır. Üstelik cemaatin yazarlarından bir kısmı açıkça CHP’ye oy vereceğini ilan etmiştir. Acaba CHP’nin oylarında artma, Ak Parti’nin oylarında azalma olsaydı cemaat yine CHP’yi desteklediğini inkar edecek miydi?

Geçmiş yıllarda Ak Parti’nin iktidarda kalabilmesinin kendi desteklerine bağlı olduğu masalını etrafa yayarak caka satan cemaatin oy potansiyeli de böylece ortaya çıkmıştır. Cemaatsiz Ak Parti, oyunu bir önceki yerel seçimlere göre arttırmıştır.

Sözün kısası, cemaat sonunu hesap etmeden girdiği bu kavgada büyük yara almıştır. 30 Mart 2014 seçimlerinin kaybedeni cemaattir. Cemaatin hem oy potansiyelinin abartıldığı gibi olmadığı anlaşılmış; hem de siyaseti bilmediği görülmüştür.

Cemaat, devlet gücünü kendi gücü zannettiği için kaybetmiştir. Hep güçlünün yanında yer almayı alışkanlık edindiği için mücadele reflekslerini geliştirememiştir. İlk kez kendi başına mücadele etmek zorunda kalmış, bunun için kaybetmiştir. Yaptığı bütün fiilleri ben yapmadım diye inkar ederek halkın gözünden düşmüştür. “Dinlemelerle bizim alakamız yok” diyen cemaat, kendi medyasında yasal olmayan dinlemeleri savunmuştur. Yıllarca Yahudilere, Hıristiyanlara ve vesayetçi düzene gösterdiği hoşgörüyü Müslümanlardan esirgediği için kaybetmiştir. Bu bağlamda cemaatin önde gelen isimlerinden Hüseyin Gülerce’nin Bizim “hizmet” dediğimiz, aynı duygu ve düşüncede birleşen fedakâr insanların birlikteliğinin, “dinî cemaat” olarak vasıflandırılması tam anlamıyla bir haksızlık olur. Hocaefendi kaç defa söyledi; “dinî cemaat değiliz” sözlerini hatırlatmak isterim.

Cemaat, Türkiye’deki diğer İslami cemaatlerle arasına mesafe koyarak vesayetçi düzenin yanında yer almıştır. Erbakan’la kavgalı, Recep Tayyip Erdoğan’la kavgalı olan cemaat, buna mukabil düzenle barışık, Yahudi ve Hıristiyanlara, Demirel’e, Yılmaz’a, Ecevit’e, Koç’a, Aydın Doğan’a, Ali Sabancı῾ya hoşgörü göstermiştir. Halk, Ecevit’e şefaatçi olan Gülen’in Tayyip Erdoğan’a beddua etmesini affetmemiştir.

Milli ve manevi hassasiyetleri olan insanımız, cemaatin 17 Aralık’tan bu yana yaptıklarını tasvip etmediğini; Başbakan’a verdiği destekle bir yanıyla gösterirken; diğer yanıyla Başbakan’a “biz desteğimizle gerekeni yaptık; siz de gerekeni yapın” mesajını vermiştir.

Tarih: 17.04.2014 13:26