İki Fiyat Değişkeni


 

 

 

 

 

 

Dr. Zeynep CİRELİ

Bundan iki evvelki yazımızda Türkiye ekonomisinin temel sorununun düşük büyüme, yüksek enflasyonun bir arada yaşanması olduğunu, teorideki Phillips eğrisi yaklaşımına ters düşen bu durumun üretim tarafında (arz yönünde), yüksek seyreden döviz kurlarından kaynaklandığını ifade etmiştik. Bugünkü yazımızda ise gene Türkiye’deki büyüme ve enflasyona ilişkin olarak, ekonomideki iki fiyat değişkeni: faizler ve döviz kuru değiştiğinde; büyümenin, üretim maliyetlerinin nasıl etkilendiğini, buna bağlı olarak da enflasyonun seyrinin hangi yönde olacağını tartışacağız.

Öncelikle bu değişkenlerden döviz kuru arttıkça, ya da diğer bir deyişle tl değer kaybettikçe teoriye göre çıktı açığı yükselecek, üretimde maliyetler artacak ve bundan dolayı enflasyon da hızlanacaktır. Türkiye’de fiili olarak gözlenen duruma göre ise, tl değer kaybettiğinde, çıktı açığı azalmaktadır (teorik öngörünün tersi yönünde). Yani genel talep düzeyinde tl değerlenmesine rağmen bir düşüş yaşanmaktadır. Bu durum muhtemelen kurlar arttığında ithalatın fazlasıyla yükselmesinden kaynaklanmaktadır. Buna daha sonraki yazılarımızda değineceğiz. Buna karşın, teoride öngörüldüğü üzere, tl’de değer kaybı yaşandığında yüksek oranda ithal girdi ile çalışan imalat sanayinde maliyetler artmakta ve enflasyonda da yukarıyönde artış yaşanmaktadır. Yani ters yönlü iki etki vardır, talep düşmesine rağmen, arz tarafında artan üretim maliyetleri enflasyonu yukarı çekmektedir [1]. Zaten günlük hayatta da hepimizin gözlemlediği gibi tl’nin değer kaybı fiyatlar genel düzeyine çabuk yansımakta, her gün yaptığımız çarşı, pazar alışverişfiyatlarında yükselme görülmektedir.

Öte yandan gene ekonomik teoriye göre ekonomide faizler yükseldiğinde yatırımlar, kredi talebi, tüketim de (varlık etkisi ile) azalacak, tasarruflar artacak, bütün bu etkiler dolayısı ile milli gelir GSMH düşüş gösterecek, bu durum enflasyonda aşağı yönlü etki yaratacaktır. Oysa pratikte Türkiye`deki gelişmeler faizler arttığı zaman ekonominin soğumadığını, tersine eski başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı doğrular şekilde ısınma yönünde tepki gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Bu gelişmenin nedenini açıklayalım: Türkiye ekonomisi küçük, açık bir ekonomi olduğundan, kısa ve uzun dönemli sermaye hareketleri serbestisi bulunmakta, faizler arttığında yurtiçine giren yabancı fonlar yükselmekte, likidite bolluğu sonucunda, yurtiçinde yerleşiklerin tüketim eğilimleri artmakta (tüketici, konut, taşıt kredisi vb. aracılığıyla da), tüketim artınca da GSMH yükselmekte, enflasyonist baskı yaşanmaktadır. Öte yandan faizin ters yönlü etkisi, yani yatırımları azaltıcı, tüketimi azaltıcıetkisi ise genişletici etkisi yanında sınırlı kalmaktadır. Sonuçta faiz artışıkitaptaki bilgilerin tersine ekonomiyi soğutmamaktadır!

Ekonomik politika yapıcılar bunu nasıl engelleyebilir? Para piyasalarında ilave parasal ve kredi tedbirleri alarak. Örneğin munzam karşılık oranı arttırılıp, tüketici kredileri üzerine maliyet yükselten fon, vergiler konularak, APİ (açık piyasa işlemleri) kullanılarak, tasarruf mevduatına özendirici vergiler vs uygulanarak.. Tüm bu tedbirler birlikte uygulandığında harcamaları göreceli olarak azaltacak, tasarruflarda artış yaşanmasını sağlayacaktır.

Bununla eşzamanlı olarak, sanayi yatırımlarının ve ihracatın artmasına dönük olarak sanayi, ticaret kredilerine göreli teşvikler de getirilmelidir. Hepimizin bildiği gibi son dönemlerde Türkiye ekonomisi düşük tasarruf, düşük yatırım sorunu yaşamaktadır. Zaten yapısal olarak düşük tasarruflar son dönemde yüzde 12-13’lere kadar inmiştir. Bu durum plansız ve programsız yürüyen yatırımlarıve üretim hacmi de olumsuz etkilenmektedir. Yurtiçine giren fonlar ise finansal sistem aracılığı ile yatırımlara, üretime değil, kısa vadeli spekülatif finansal işlemlere ve tüketime kanalize olmaktadır. Bu durumda sağlıklı bir sanayi üretim yapısından ve büyümeden söz edilemez.

Diğer taraftan her ne kadar faizlerin yükselmesi ekonomiyi ısıtmaktaysa da döviz kurunun, gıda, emtia fiyatlarının yüksek seyrettiği ekonomik yapıda siyasi iktidarın tavsiye ve telkinleriyle faizler üzerinde aşağı yönlü indirim yapmak sağlıklı değildir. Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi bu durumda merkez bankaları kredibilite kaybedecektir. Bu ise ekonomik politikaların beklenti yönetimi üzerindeki etkisini azaltacak, uzun vadede ekonomiye ancak zarar verecektir. Merkez Bankaları son dönem ekonomi politikalarında belirleyici rol üstlenmektedir, bu nedenle tüm dünyada bağımsızlıkları daha da önem kazanmıştır.

Bu nedenle faizlerin yönünün yukarı olduğu dönemlerde ekonomiyi soğutmak adına, suni faiz indirimleri yapmak yerine üzerinde yukarıda ifade edilen ilave para ve kredi piyasası tedbirlerinin alınması, kaynakların yurtiçi tüketimden, tasarruflara, yatırımlara yönlendirilmesi, ihracatın teşvik edilmesi yerinde olacaktır. Unutulmamalıdır ki serbest piyasa ekonomilerinde piyasaların kendi kuralları işlemektedir. 1994 krizinin de o dönemde merkezi talimatlarla faizleri düşürmeye çalışan başbakanın uygulamaları yüzünden çıktığını aklımızın bir kenarında bulunduralım!

--------------------------------

[1] Bu, ilk yazımızda ifade ettiğimiz gibi, son dönemlerde enflasyonun fazla talep kaynaklı değil, arz tarafından gelen maliyet kaynaklı enflasyon olduğu tespitimizi de doğrular niteliktedir.

Tarih: 12.01.2015 13:52