İsmail Acar Sergisi ve Türk Sanatı Üzerine Yorumlar


İSMAİL ACAR SERGİSİ ve TÜRK SANATI ÜZERİNE YORUMLAR

27 Şubat 2015 akşamı Ankara Anka Sanat’ta İsmail Acar sergisi açılışı vardı. Biraz geç olmakla birlikte serginin açılışına akşam 8’de katıldık, sergilenen resimleri gezdik, en güzeli de sanatçıyla tanışıp sohbet etme imkânı bulduk. Önceden de Nurol Sanat galerisinde sergilenen resimlerini görme fırsatını bulduğumuz Acar daha çok İstanbul’da ya da yurtdışında bulunduğundan kendisini Ankara’da yakalayıp, izlenim ve fikirlerini kendisinden dinlemek ayrı bir keyifti.

Sanatçının şu cümlesi kendisiniilk ve en başta açıkça tanımlamakta: “Ben Türk sanatçı olarak, Türk gibi resim yapmak istiyorum.” Osmanlının son dönemlerinden günümüze dek süregelen durum, resim sanatında sanatçıların yurtdışındaki kurumlara eğitime gönderilmeleri, döndüklerinde de orada öğrendikleri ekollerin etkisi altında, o üslupta resim yapmalarıdır. Bu durum üslupla da sınırlı değildir, sanatçılar Türkiye`de ulusal plastik sanatlar geleneği bulunmadığından Batılı konu ve figürleri de kopyalamışlar, onların kompozisyonlarını adapte etmişlerdir. Aslında bu durum sadece bize özgü değildir, 19. yüzyıldan beri plastik sanatlar, özellikle de resim “Paris”demektir. Ancak Osmanlı’da başlayan bu gelenek TC’de de devam etmiş, Türk resmi kendisine has bir üslup ve tarz geliştirmemiş, böyle bir çaba içine degirmemiştir. 1950’lerden sonra Paris’in egemenliğinin sona ermesi, ülkelerin kendi geçmiş ve estetik birikimlerinden çıkan konu ve kompozisyonların artması ile artık sanatta çok merkezliliğe doğru gidilmektedir.

Bu anlamda Doğunun ise, Japonya`yı saymazsak halen modern dünya sanatına eklemlenmekte zorlandığı, Batı tarafından içine çekilip yok olma endişesi ile küresel sanat ve akımların dışında kalarak kendi geçmişine sarılıp içine kapandığı, bu şekilde korunmaya çalıştığı görülmektedir. Resimdeki bu ürkek, çekingen ve kabuğunu kıramayan duruş aslında şaşırtıcıdır. Türkiye’de artık müzik, sinema, televizyon alanlarında bir patlama yaşanmakta, müzik alanında gruplar, albüm, besteler birbirini kovalamakta; eskiden yabancı filmden başka filimleri göstermeyen sinema salonlarında Türk filmlerinin ardı arkası kesilmemekte; Türk dizileri 50 ayrı ülkede satılarak yüzmilyonlarca dolar ihracat değeri elde etmekte, sanat ve fikir üretilerek ihraç edilmektedir. Edebiyat ise ayrı bir alandır. Eskiden üretimde kısırlık çeken Türk edebiyatçısının eserleri artık bugün birçok dile çevrilen, küreselleşen, dünyaya kendisini anlatabilen ve satın alınıp okunabilen bir düzeydedir.

1980’lerde Türkiye’nin dışaa çılmasından sonra her alanda ortaya çıkan bu çıkışı, kabuğumuzdan çıkıp ölü toprağını atmayı, aynı patlamayı resim sanatı alanında da görmek istiyoruz. Bu bakımdan da, gelenek ve geçmişimizin olmadığı gerçek bile olsa geçerli bir bahane olamaz. Rock müziğinde, batı tarzı pop müzikte de geleneğimiz yoktu, oysa bugün küreselleşerek tüm ülkelere mal olan bu müzik tarzlarına, Anadolu rock, Anadolu pop ürünlerimiz vardır, edebiyatta batılı akımlarla belki ama kendimizden konuları anlatımlara sığdırabiliyoruz, dizilerde, sinemada en son teknoloji ve teknikleri kullanıp kendi tarihimizden, coğrafyamızdan kimlik, kişilik ve olayları perdeye ve beyaz cama yansıtıyoruz. Aynısını resimde yapabilmek için hiçbir engel yok. Tüm sözü edilen sanat akımları adaptasyonla, batıdan kopyalamakla başladı, sonra çeşitlendi, zenginleşti, özgünlüğü arttı.

Nitekim benim bakışımla İsmail Acar’ın yaptığı da budur. Batıdan alınan (ki bunlar artık dünya sanatına malolmuştur) resim ve fırça tekniklerini kullanmakta; ancak bunları kullanırken kendi tarihinden bu ülkenin coğrafyasından, sosyal hayatından, geleneklerinden, kültüründen çıkan unsurları konu olarak resmetmektedir. Batının gerçek ve birey olarak kendini ifade etmesi ile Doğunun büyülü ve gizemli 1001 gece atmosferi sanatçının eserlerinde birbirine karışmaktadır. Madem sanat geçmişimiz yoktur, sanatçı bunu yaparken hangi unsurlardan ilham almıştır? Doğuda insan motifi, sureti dinen yasaktır, bu nedenle bezeme, motif işleme, hat alanında gelişmiş bir estetik vardır, sanki Osmanlıda ifade bulan şairlerin dizeleri vardır, divan edebiyatı, tasavvufu vardır, zanaatkârların ürettiği miğferler, kaftanlar, yatağan, bunların üzerindeki destanlara ait sembol ve desenler, onca üslup, biçim vardır. Bu, Osmanlı`dan çok öncesine kadar da uzanan derin ve köklü kültürel birikime ait unsurlar plastikte yeterince ifade bulmasa da onca üretimde ifade bulmuştur. Konu olarak Acar özellikle nar, gül, laleyle hat, minyatür tarzında epeyce natürmort çalışmıştır, bunun yanı sıra kaftanlar, miğfer, zırh da yer alır. Yine semazenle, dervişle tasavvufa dokunurken, İstanbul resimleri de özellikle AyaSofya’larla yorumuma göre Roma ve Bizansla, Osmanlıyı, Doğu ile Batıyı bir potada eritmektedir. Bu anlamda içinde bulunduğumuz topraklar asırlardır bir kültür ve medeniyet potası olmuştur, halen de Doğu ile Batı arasında bir köprüdür.

Sergide en beğendiğim eserler 290X210’luk dev Aya Sofya tablosu, 130X130 daire şeklinde İstanbullar, 120X120 hareket halindeki Semazen, Kanuni’nin Yatağanı ile Miğfer oldu. Sanatçımızın özgün tarzı ve duruşunu kutluyorum, Acar gibi sanatçılarımızın sayısının artmasını diliyorum. Bu duruş dünya kültür mirasına katkımız olmasını sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Dr.Zeynep CİRELİ

Tarih: 06.03.2015 10:48