İnsanlığın en kadim uğraşı olan tarım, bugün küresel ölçekte yeniden stratejik bir güvenlik meselesi haline geldi. Ancak toprağa ve onu işleyen insanlara verilen değer, toplumların kültürüne, ekonomi politikalarına ve vizyonuna göre büyük farklılıklar gösteriyor. Bu farkın en çarpıcı örneklerinden biri, Batı Avrupa ile Türkiye arasındaki çiftçi ve köylü algısında belirginleşiyor.
Avrupa’da çiftçi olmak, modern dünyada seçkin ve stratejik bir meslek icra etmek demektir. Fransa’dan Almanya’ya, Hollanda’dan İsviçre’ye kadar köylü veya çiftçi kelimesi bir hor görme ya da geri kalmışlık ifadesi değildir. Aksine; teknolojiyle entegre olmuş, ciddi bir eğitim sürecinden geçmiş, toprağını işlerken hem verimliliği hem de çevreyi gözeten bir “girişimci” algısı hakimdir.
Avrupa Birliği’nin Ortak Tarım Politikası (CAP) kapsamındaki devasa teşvikler, yalnızca üretim için değil, çiftçinin sosyo-ekonomik refahını ve kırsaldaki yaşam kalitesini korumak için verilir. Avrupalı çiftçi traktörüne atlayıp başkentin caddelerini kapattığında, kamuoyu bu eylemi çoğunlukla bir hak arayışı ve üreticinin stratejik gücü olarak saygıyla karşılar. Çünkü Avrupa toplumu bilir ki; çiftçi üretmezse raflar boş kalır, gıda bağımsızlığı kaybolur.
Türkiye’de ise durum çok daha derin ve çelişkili bir sosyolojik zemin üzerine oturur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan doğru tarım politikası zamanla uygulanan yanlış tarım politikaları, kırsaldan kente kontrolsüz göç ve ekonomik dönüşümler, bu ideali kağıt üzerinde bıraktı.
Günümüz Türkiye’sinde köylü ve çiftçi algısı ne yazık ki sık sık bir “yük” veya “eski dönemin kalıntısı” biçiminde konumlandırılıyor. Sosyo-kültürel düzlemde kırsaldaki insan zaman zaman popüler kültürde ve kentli zihninde bir yetersizlik sembolü gibi algılanabiliyor. Ekonomik düzlemde ise yüksek girdi maliyetleri (gübre, mazot, tohum), tüccar ile üretici arasındaki adaletsiz fiyat uçurumu ve yetersiz kalan destekler, Türk çiftçisini “efendi” kılmaktan ziyade borç sarmalına itiyor. Genç nüfusun topraktan tamamen kopup kentlerde güvencesiz işlere yönelmesi de bu bakış açısının ve ekonomik krizin doğrudan bir sonucudur.
Avrupa çiftçisini bir “teknik uzman ve ekonomik aktör” olarak görürken; biz köylümüzü idealize edilmiş bir nostaljik figür ile gözden çıkarılmış bir üretim aracı arasına sıkıştırıyoruz. Avrupa, çiftçisinin yaşam standartlarını kentin gerisinde bırakmamayı bir devlet politikası haline getirmişken; Türkiye’de kırsal yaşam çoğu zaman imkansızlıklarla eşdeğer görülüyor.
Oysa geleceğin dünyasında iklim krizi, kuraklık ve tedarik zinciri kırılmaları kapımızdayken, gıda güvenliğini sağlayan her bir çiftçi stratejik birer savunma neferidir. Türkiye’nin atması gereken ilk adım, köylüyü ve çiftçiyi sadece romantik bir söylemin nesnesi olmaktan çıkarıp, tıpkı Avrupa’daki gibi eğitimli, desteklenen, teknolojiyle donatılan ve hak ettiği toplumsal saygınlığa yeniden kavuşturulan gerçek birer “ekonomik aktör” haline getirmektir.
Çünkü toprağı küstüren bir milletin, sofrasına huzur koyması mümkün değildir.
