Merhaba…
Öncelikle bana bu fırsatı tanıdığı için Sağduyu Haber imtiyaz sahibi Sayın Siyami Akyel’e teşekkür ediyorum. Bundan sonra sizlere buradan sesleneceğim.
Bugün 10 Mayıs 2026. “Terörsüz Türkiye” sürecinin başlamasından bu yana yaklaşık 19 ay geçti. Bu süre zarfında ne ciddi bir mesafe kat edilebildi ne de somut bir yasal düzenleme hayata geçirilebildi.
En başından beri söylediğimiz gibi, sürecin genel fotoğrafı aslında oldukça açıktı. Türkiye’de yeni bir siyasi denklem kurulmaya çalışıldı ve bu doğrultuda dikkat çeken açıklamalar peş peşe geldi.
Sürecin kırılma noktalarından biri, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında DEM Parti sıralarıyla tokalaşması ve ardından yaptığı açıklamalardı. Bahçeli, o gün “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım.” ifadelerini kullanmıştı.
Asıl dikkat çeken çıkış ise 22 Ekim 2024 tarihinde MHP TBMM Grup Toplantısı’nda geldi. Bahçeli burada, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için şu ifadeleri kullandı:
“Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti Grup Toplantısı’nda konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın.” (MHP TBMM Grup Toplantısı, 22 Ekim 2024)
Bahçeli daha sonraki süreçte yaptığı açıklamalarda da bu yaklaşımını sürdürdü. “İmralı A noktasıysa, DEM Parti B noktasıdır. İki nokta arasındaki en kısa çizgi bir doğru parçasıdır.” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamaların ardından DEM Parti kanadından da olumlu mesajlar geldi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Çözümün yolu TBMM’dir. Biz inisiyatif almaya hazırız.” açıklamasını yaptı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise süreci değerlendirirken, Cumhur İttifakı tarafından “tarihi bir fırsat penceresi” açıldığını ifade etti.
Daha sonra İmralı’dan gelen mesajlar ve DEM Parti heyetinin temaslarıyla birlikte yeni bir siyasi atmosfer oluşturuldu. Hatta bazı medya organlarında, Abdullah Öcalan’ın PKK’ya yönelik “silahlı mücadelenin anlamını yitirdiği” yönünde mesaj vereceği iddiaları gündeme geldi.
Nitekim süreç içerisinde PKK’nın sözde kongresinde örgütün “misyonunu tamamladığı” ve kendisini feshettiği yönünde açıklamalar servis edildi. İktidar kanadı ve Cumhur İttifakı çevrelerinden ise bu gelişmelere ilişkin olumlu mesajlar geldi.
Ancak aradan geçen yaklaşık bir yıllık süreçte sahadaki tablo tamamen farklı bir noktaya evrildi.
Başlangıçta kamuoyuna anlatılan çerçeve; PKK’nın yalnızca Türkiye’de değil, tüm uzantılarıyla birlikte tasfiye edilmesi üzerine kuruluydu. Bu kapsamda Suriye’de YPG/SDG’nin, Irak’ta PÇDK’nın ve İran’da PJAK’ın da sürece dahil olması gerektiği ifade ediliyordu.
Fakat bugün gelinen noktada bunun gerçekleşmediği açık şekilde görülüyor.
Suriye’de YPG/SDG yapılanması, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle fiili bir yönetim alanı oluşturmuş durumda. Bölgedeki yapılanma; yerel yönetim, güvenlik ve askeri organizasyon anlamında genişletilmiş bir özerk yapı görünümü veriyor.
Diğer taraftan İran ile İsrail arasında yükselen gerilim ve ABD destekli operasyonel süreçler sırasında PJAK’ın yeniden hareketlenmesi dikkat çekti.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’de kullanılan siyasi dil de değişmeye başladı. Başlangıçta “PKK’nın tüm uzantılarıyla birlikte tasfiyesi” söylemi öne çıkarken, ilerleyen süreçte söylem yalnızca Abdullah Öcalan ve DEM Parti eksenine kaydırıldı.
Bunun en önemli nedenlerinden biri ise Kandil’den gelen açıklamalardı. Terör örgütünün elebaşlarından Murat Karayılan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Şu an itibarıyla süreç dondurulmuştur. Bize yansıyan ve bizim gördüğümüz budur.”
Bu açıklama, kamuoyuna anlatılan “silah bırakma ve tam tasfiye” söylemiyle sahadaki gerçeklik arasında ciddi bir fark bulunduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Bugün görünen tablo şudur: PKK tamamen silah bırakmış değildir. Örgütün bölgesel uzantıları faaliyetlerini sürdürmektedir. Suriye’de, Irak’ta ve İran hattında farklı yapılanmalar üzerinden etkinlik devam etmektedir.
Dolayısıyla yaşanan sürecin yalnızca güvenlik politikaları açısından değil, aynı zamanda bölgesel jeopolitik denklem ve uluslararası aktörlerin stratejik hesapları açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.

YORUMLAR